Skip to main content

Manço kafası


Yaşım küçük, arabanın arkasında çocuksu hayallere dalarken ben, demek yeni alınmış bir albümse, tekrar tekrar aynı kaseti dinliyoruz arabada. Diğerleri değil belki ama, bir tanesinin nakaratı iyice yer ediyor aklıma, bilinçaltıma..
Bugün yaşımız büyümüş, olmuş 32, bilincimin sularından çıkıp geliyor aynı şarkının nakaratı..bir gün aniden, Suriyeli mültecilere dair izlediğim bir haberin ardından, açılmayan Avrupa sınırları ve beynimde yankılanan Barış Manço  şarkısı..

"Hemşerim memleket nire?
 bu dünya benim memleket!
 hayır anlamadın hemşerim esas memleket nire?
 bu dünya benim memleket!"

Şimdi o dünya, o yüzölçümüne baksan belki zor okuyacağın büyüklükte bir sayı, gökyüzüne baksan ucunu göremezsin, ağaçları, ormanları sayamazsın .. Bunca geniş yere mi sığdıramadık insanlığımızı?

İnsanların savaştan kaçtığı gerçeğini hangi bahanelerle örtsek telaşındayız. "Tamam ama bu suriyeliler de çok oldu!" "o bölgede heryerde savaş yokki""daha kaç kişi gelecek"  ... Onların insan olduğunu, savaşın insanlık dışı olduğunu unutmuş gözlerle, burun kıvırıyoruz kaldırımda gördüğümüz insanlara, Suriye'den gelen..

Bana sorarsanız Suriye diye bir yer yok.. Türkiye diye bir yer yok.. Amerika diye bir yer yok.. Sınırlar yok yani. O dünya haritasını sınırlarıyla ezberletmeye çalıştılar bize, şunun komşusu kim, bunun başkenti hangi şehir derken.. Derken derken beynimiz 'hayalsi' çizgilerle dolup taştı, aslında orada olmayan ve hiç bir zaman olmayacak olan. Orada sadece insanlar, hayvanlar, nehirler, ormanlar vb. var.. İşte yaşaması gereken bunlar. Yaşaması gereken TC değil, yaşaması gereken Yahudilik dini değil, dolar-euro değil. Yaşaması gerekenler nefes alanlardır.

Taktığınız etiketler, daha doğrusu yüzyıllardır takılı olan ve bizim neredeyse genlerimize aktarılmış gibi benimsediğimiz etiketleri bir kez sorgulamayı denemeli. Yanındakine sormaya çekiniyor olabilirsin, kendine sor, yap bunu! Sorgulamadan bir gün geçirme! Ütopik birşeyden bahsetmiyorum. Aslında PARA ütopikti, SINIRLAR ütopikti.. Şimdi para ne diye sor kendine mesela, o kağıdın üstüne kaç sıfır atarsan değerinin nasıl arttığını, ama aynı kağıt parçası olmaya nasıl devam ettiğini. İnsanların neden vatan için, din için, sınırlar için, para için devamlı birbirlerini öldürdüklerini? Ve bunların ortak paydasının ne olduğunu? Kendinden başla bi kez de! Kendi dininden başla, kendi vicdanından. Kendi bayramından başla, #stopyulin yazmadan önce köpekle koyun arasında ne fark var diye bir sor kendine. İki bomba patladı, kaçarak uzaklaştın İstanbul'dan, şimdi Suriye'yi düşün, o bombaların her gün düştüğünü tepene tepene, hangi ülkeye kaçardın? Hangi denize atlardın? Yoksa tüm aileni silahlandırıp evini mi savunurdun? Taş taş üstünde kalmayan bir doğu bölgesine sahip 'ülkenin' insanları barışa nasıl inanacak bir daha ? Barışmaya? Birlikte yaşamaya? Asker dediğin legal öldürme biçimi, emin ol bunu bir asker kızı olarak yazıyorum, tekrar da yazarım, militarizm varsa şehit zaten vardır değil mi? ve biber gazları vardır? ve ayaklanan halkı coplamak vardır? Başkasının askeri polisi değil, kendi askerimiz polisimiz öldürmedi mi bizi?

Demem o ki, savaşmaktan yana gönlüm yok, barıştan yanayım ben. Ve inanmayacaksın ama barış bu sorulardan geçiyor, tabularını yıkmaktan geçiyor, zor soruları sormaktan, etiketleri sorgulamaktan, belki 40 yıldır konuştuğun argümanı değiştirmekten geçiyor.

Şarkının girişi şöyle;

"Kendimi bildim bileli yollarda tükettim koskoca bir ömrü
Bir uçtan bir uca gezdim şu fani dünyayı
Okumuşu, cahili, yoksulu, zengini hiç farkı yok hepsi aynı."

Hostes olup dünyayı gezmenin bana kazandırdığı en büyük değer 'Barış Manço kafası'na gelmek oldu. 5 seneyi geride bıraktığım bu meslekte, etiketlerimi, önyargılarımı da geride bırakıyorum. Manço'nun ne demek istediğini daha iyi anlıyorum.

Şimdi beynimin içinden kaldırdım sınırları, sadece insanlar ve farklı kültürler var. Genelde soğukkanlı davranan Avrupalı insanı, mistik Kathmandu, trafikte aşırı saygılı Amerikalı, fotoğraf çekmene kızan Nijeryalı, verdiğimiz göz bandını ağzına takan Bangladeşli, çayını sütlü içen Hindistanlı, Pakistanlı, Lagoslu, kısık ses konuşan Japon, bağıra bağıra konuşan Çinli, yüzde doksan dokuzu sade  kahve içen Koreli.. dahası var, dahası çok, ne kadar öğrenmek istiyorsan o kadar çok, ne kadar duvarın varsa o kadar az.

32 yaşında 30 u geçkin şehir/ülke görebilmiş bir insan olarak sana söyleyeceğim en önemli şey; duvarlarını yık, savaşlarını bırak, kendinden çık yola ve sorgula. 

Japonların deyimiyle 'sebzelerden şarkı yapan adama' da selam olsun.. Yazımın çıkış noktası oydu ne de olsa..


Comments

Popular posts from this blog

öjeni/öfeni

İnsan düşündükçe , baktığı açıyı genişletip sorguladıkça olaylar ve hatta gerçekler şekil değiştirir.
Ama düşünmek bile özgürlük gerektirir , özgürlük ise hayatımızın sınırlarını istediğimiz yere koyma halidir.Başta söylediğim gibi düşündükçe ve sorguladıkça şekil değiştiren kavramlardan biri de özgürlüktür. Bunu geniş bir örnekle anlatmak gerekirse, 19 . yüzyıl sonlarına doğru bir biyologun( Francis Galton ) düşünce sisteminden ‘öjeni’(eugenics) terimi ortaya çıkmıştır , Galton’a göre insanın bir çok özelliğine ait kalıtımının kontrol edilebilir ve yapay bir seçilime gidilebilir bunu sonucunda daha kaliteli veya kusursuz insanlar elde edilmiş olur. Kısaca anlamı ; anlamı kusursuz insan veya kusursuz insan geliştirme halidir. Öjeninin de iki yönü vardır , pozitif ve negatif .Pozitif öjeniye göre kusursuzluk insanı daha özgür kılabilir , sınırlarını genişletebilir, özgürleşme adına bi adım olabilir , ama negatif öjeni insanların elinden haklarını almaktadır , tercih edilmeyen bireylerin…

Kuytu

Üstüne methiyeler düzebileceğim, ya da akşamdan sabaha kadar uzun uzun bakabileceğim, ya da karın soğuğunu hissedebilecek kadar içine girebileceğim bir fotoğraf bu. Doğanın güzelliği, vahşiliğin içinde bile var olabilecek saflığı, uykunun verdiği huzuru, yalnızlığın sessizliği.. belki de hiç biri. Bilmiyorum. Tek bildiğim gördüğüm fotoğraf bir kediye ait.. üzerine kar yağıyor.. 'kuytu' diye bir şey yok.. sadece bir kedi ve kar.. 

Taşıdıkları şeyler

Eğer sabah kalktığınızda, yaşadığınız apartmanın arka duvarının delik deşik olmasını ve gecenin bir kısmını duyduğunuz silah seslerinin ardından girdiğiniz dolapta geçirmeyi savaştan sayıyorsanız, evet, ben bir savaşın içinden geçtim.
Savaşları sevmem. Savaş filmlerini severim. Bununla birlikte ilk kez savaşla ilgili bir kitap okudum; Taşıdıkları şeyler, Tim O'BRIEN
"Üsteğmen Jimmy Cross, New Jersey'deki Mount Sebastian Koleji'nin birinci sınıfında okuyan Martha adlı bir kızın gönderdiği mektupları taşırdı. Bazen zarfın kapağını yalardı, Martha'nın dilinin oraya değdiğini bilerek."

"(...) kendini savaşa, onları bekleyen bütün tehlikelere odaklanmaya zorladı, fakat aşk çok fazla geliyor, felç ediyordu onu. Martha'nın akciğerlerinde uyumak, onun kanını solumak ve avutulmak istiyordu. Bakire olmasını hem istiyor, hem istemiyordu. Onu tanımak istiyordu. Mahrem sırlarını öğrenmek: Neden şiir? Neden bu kadar hüzün? Gözlerindeki grilik neden?"…