Skip to main content

Tapınaklar, camiler, katedraller..

Meslek gereği geziyorum, ucundan kıyısından tadıyorum ülkeleri, şehirleri.. Bilirkişi değilim elbet, fakat 30 ülke/şehri geçince gezdiklerim, vakit geçirdiklerim insan beyni artık karşılaştırma yapmaya, ortak noktaları bulup çıkarmaya, en iyileri, en kötüleri belirlemeye başlıyor.
O nedenledirki bugün bahis konumuz ortak ismi ile 'ibadet yerleri'. Camiler, budist tapınaklar, katedraller, kiliseler..
Farklı bir ülkeye gitmeden önce 'nereleri gezmeli' araştırması yaparız, ilk çıkan sonuçlar tapınak vb. dir. Veya kaldığınız otelde resepsiyona danıştığınızda, ilk duyduğunuz şey tapınaklar vb.dir. Turla gitmiş gezmiş olalım, zaten kaçınılmaz noktalar yine bu mekanlar olacaktır.
Ve nerdeyse hepsinde ibadet yerleri paralıdır.. Yukarda gördüğünüz fotoğraf Bangkok'ta çekildi, 'Sleeping Buddha, Wat Pho'. Kişi başı 200 Baht vererek girdik. Giriş ücreti yoksa bağış kutusu vardır.
Farklı kültürleri tanımak meseli önemli, zaten bu mekanları gezişimin en önemli sebebidir. Fakat ibadet yerlerinin 'para' ile bağlantılı yerler olması garip ve itici. Eğer bir sığınma ihtiyacından doğan hisse inanç ve dinler, o zaman kocasından korkan bir kadının, yolunu kaybeden bir çocuğun, aç kalan evsizin ilk çalması gereken kapı bu ibadethanelerin kapıları olmalıdır. Bu noktada diğer ülkelerden emin olamamakla birlikte ülkemizde camilerin bu şekilde insanlara yardımcı olmadığının farkındayım. O halde her cuma namazı ardından neden bağış istenir cemaatten? Caminin giderleri için mi? Diyanet bütçesi ne için harcanıyor? Soru soruyu doğurur, sen yeter ki sormaya başla.
İbadet evleri tanrının evleri değil midir? Peki şortumun derdine, saçımın derdine kim düşüyor da kurallar koyuyor tapınaklara/camilere girişlere? Tanrının evleri? İnsanların yaptığı yani. İster yıkıyorlar, ister yapıyorlar yani.
İçinizdeki maneviyatı, manevi gücü, böyle insan eli üretimlere, kalıplara, çıkmazlara, tabulara dönüştürmek istiyorsanız eğer o sizin bileceğiniz iş. Benim inancım sadece içimde, içime. Hem tüm kiliseler, tapınaklar, camilerde hem de hiç birinde..


Comments

Popular posts from this blog

öjeni/öfeni

İnsan düşündükçe , baktığı açıyı genişletip sorguladıkça olaylar ve hatta gerçekler şekil değiştirir.
Ama düşünmek bile özgürlük gerektirir , özgürlük ise hayatımızın sınırlarını istediğimiz yere koyma halidir.Başta söylediğim gibi düşündükçe ve sorguladıkça şekil değiştiren kavramlardan biri de özgürlüktür. Bunu geniş bir örnekle anlatmak gerekirse, 19 . yüzyıl sonlarına doğru bir biyologun( Francis Galton ) düşünce sisteminden ‘öjeni’(eugenics) terimi ortaya çıkmıştır , Galton’a göre insanın bir çok özelliğine ait kalıtımının kontrol edilebilir ve yapay bir seçilime gidilebilir bunu sonucunda daha kaliteli veya kusursuz insanlar elde edilmiş olur. Kısaca anlamı ; anlamı kusursuz insan veya kusursuz insan geliştirme halidir. Öjeninin de iki yönü vardır , pozitif ve negatif .Pozitif öjeniye göre kusursuzluk insanı daha özgür kılabilir , sınırlarını genişletebilir, özgürleşme adına bi adım olabilir , ama negatif öjeni insanların elinden haklarını almaktadır , tercih edilmeyen bireylerin…

Kuytu

Üstüne methiyeler düzebileceğim, ya da akşamdan sabaha kadar uzun uzun bakabileceğim, ya da karın soğuğunu hissedebilecek kadar içine girebileceğim bir fotoğraf bu. Doğanın güzelliği, vahşiliğin içinde bile var olabilecek saflığı, uykunun verdiği huzuru, yalnızlığın sessizliği.. belki de hiç biri. Bilmiyorum. Tek bildiğim gördüğüm fotoğraf bir kediye ait.. üzerine kar yağıyor.. 'kuytu' diye bir şey yok.. sadece bir kedi ve kar.. 

Taşıdıkları şeyler

Eğer sabah kalktığınızda, yaşadığınız apartmanın arka duvarının delik deşik olmasını ve gecenin bir kısmını duyduğunuz silah seslerinin ardından girdiğiniz dolapta geçirmeyi savaştan sayıyorsanız, evet, ben bir savaşın içinden geçtim.
Savaşları sevmem. Savaş filmlerini severim. Bununla birlikte ilk kez savaşla ilgili bir kitap okudum; Taşıdıkları şeyler, Tim O'BRIEN
"Üsteğmen Jimmy Cross, New Jersey'deki Mount Sebastian Koleji'nin birinci sınıfında okuyan Martha adlı bir kızın gönderdiği mektupları taşırdı. Bazen zarfın kapağını yalardı, Martha'nın dilinin oraya değdiğini bilerek."

"(...) kendini savaşa, onları bekleyen bütün tehlikelere odaklanmaya zorladı, fakat aşk çok fazla geliyor, felç ediyordu onu. Martha'nın akciğerlerinde uyumak, onun kanını solumak ve avutulmak istiyordu. Bakire olmasını hem istiyor, hem istemiyordu. Onu tanımak istiyordu. Mahrem sırlarını öğrenmek: Neden şiir? Neden bu kadar hüzün? Gözlerindeki grilik neden?"…