Skip to main content

Ahşap masa - II

II

Taşındığım sokağın adı Yasemin. Sanma ki güzel kokular yükseliyor sokağımızdan. Mahallede insan nüfusundan çok, büyük karasinek var. Onlar verse kirayı, vergiyi falan yeridir. Bizden çok oldukları kesin. Evime dönen kaldırımda yürümeye korkuyorum, zira yanından geçtiğim ağaçlardan bir sinek bulutu havalanıyor. Kara ve uğuldayan bir bulut. Bir şeyi görmemezlikten geldiğin zaman o şeyin giderek büyüdüğüne emin olduğumdan, elektriği ve suyu üzerime almadan daha, belediyeye gittim taşınmamın ertesinde. Veterinerden bir ilaçlama desteği istedim mahallemizin yeşillik bölgelerine ve bir de dilekçe yazdım çöp konteynırı rica eden. Ardından Katmandu’ya gittim. Katmandu’da ne işim var? Kısmını işimle ilgili bilahare yazacağım. Kısacası, ben evde yokken belediye çöp konteynırını getirmiş. Akepenin belediyesi ve fakat adamlar getirmiş koymuş çöp konteynırını bizim kapının önüne. Mahallenin kadınları inmişler aşağı, biz istemiyoruz bunu burada diyerek aşağı kadar itelemişler çöp kutusunu. Bunu anlatan, benim üst komşu. Müşerref teyze. Diyor ki “a kızım, senin çöp konteynırı oldu üvey evlat!” Apartman kapılarının önü çöp poşetleriyle dolup taşanlar, kapaklı bir konteynırı ‘koku yapacak, sinek yapacak’ bahanesiyle istememişler. Sinek basmış basacağı kadar, gören yok. Feminist damarım kabarıktır, hemcinslerimi desteklerim ve fakat gerizekalılığa gelemiyorum. Hala aynı sinirle dolaşırken çarşıdaki işimi hallettim, eve geri döndüm. Anahtarla dış kapıyı açmaya çalışıyordum ki, karşı apartmanda bir kadının aşağı halı silkelediğini gördüm. Yıl kaç diye bir düşündüm. Ve hatta kaçıncı yüzyıldayız acaba? İlk halı da laf etmedim, ama ikincisini aşağı sarkıttığı an “mahalle pislik içinde bir de halı silkeliyorsunuz, kaçıncı yüzyılda yaşıyorsunuz? Süpürge yok mu evde süpürge? Süpürün bir zahmet halılarınızı evde!” diye bağırdım aşağıdan yukarı. Kadında yukarıdan aşağı bağırdı bana, daha doğrusu bir şeyler geveledi. Dinlemedim zaten. Ne demiş olabilir ki en fazla? Aynı Tarkan’ın şarkısındaki gibi huzur istiyor insan, bari mahallesinde. Bari İstanbul’da yaşadığımıza bin şahit isteyen, şehrin en sosyal kısmına hep uzaklarda kalan şu semtimizde verdiğimiz 1.000 lira kiranın bir anlamı olsun. Ya da gidelim Yasemin Sokak ismini değiştirelim, Kara Sinek sokak yapalım, gerçeği herkes bilsin. 

Comments

Popular posts from this blog

öjeni/öfeni

İnsan düşündükçe , baktığı açıyı genişletip sorguladıkça olaylar ve hatta gerçekler şekil değiştirir.
Ama düşünmek bile özgürlük gerektirir , özgürlük ise hayatımızın sınırlarını istediğimiz yere koyma halidir.Başta söylediğim gibi düşündükçe ve sorguladıkça şekil değiştiren kavramlardan biri de özgürlüktür. Bunu geniş bir örnekle anlatmak gerekirse, 19 . yüzyıl sonlarına doğru bir biyologun( Francis Galton ) düşünce sisteminden ‘öjeni’(eugenics) terimi ortaya çıkmıştır , Galton’a göre insanın bir çok özelliğine ait kalıtımının kontrol edilebilir ve yapay bir seçilime gidilebilir bunu sonucunda daha kaliteli veya kusursuz insanlar elde edilmiş olur. Kısaca anlamı ; anlamı kusursuz insan veya kusursuz insan geliştirme halidir. Öjeninin de iki yönü vardır , pozitif ve negatif .Pozitif öjeniye göre kusursuzluk insanı daha özgür kılabilir , sınırlarını genişletebilir, özgürleşme adına bi adım olabilir , ama negatif öjeni insanların elinden haklarını almaktadır , tercih edilmeyen bireylerin…

Kuytu

Üstüne methiyeler düzebileceğim, ya da akşamdan sabaha kadar uzun uzun bakabileceğim, ya da karın soğuğunu hissedebilecek kadar içine girebileceğim bir fotoğraf bu. Doğanın güzelliği, vahşiliğin içinde bile var olabilecek saflığı, uykunun verdiği huzuru, yalnızlığın sessizliği.. belki de hiç biri. Bilmiyorum. Tek bildiğim gördüğüm fotoğraf bir kediye ait.. üzerine kar yağıyor.. 'kuytu' diye bir şey yok.. sadece bir kedi ve kar.. 

Taşıdıkları şeyler

Eğer sabah kalktığınızda, yaşadığınız apartmanın arka duvarının delik deşik olmasını ve gecenin bir kısmını duyduğunuz silah seslerinin ardından girdiğiniz dolapta geçirmeyi savaştan sayıyorsanız, evet, ben bir savaşın içinden geçtim.
Savaşları sevmem. Savaş filmlerini severim. Bununla birlikte ilk kez savaşla ilgili bir kitap okudum; Taşıdıkları şeyler, Tim O'BRIEN
"Üsteğmen Jimmy Cross, New Jersey'deki Mount Sebastian Koleji'nin birinci sınıfında okuyan Martha adlı bir kızın gönderdiği mektupları taşırdı. Bazen zarfın kapağını yalardı, Martha'nın dilinin oraya değdiğini bilerek."

"(...) kendini savaşa, onları bekleyen bütün tehlikelere odaklanmaya zorladı, fakat aşk çok fazla geliyor, felç ediyordu onu. Martha'nın akciğerlerinde uyumak, onun kanını solumak ve avutulmak istiyordu. Bakire olmasını hem istiyor, hem istemiyordu. Onu tanımak istiyordu. Mahrem sırlarını öğrenmek: Neden şiir? Neden bu kadar hüzün? Gözlerindeki grilik neden?"…