Saturday, July 26, 2014

Sevgili Tanrı(m),



Kafama çok ciddi anlamda takılan bir şey var. İnsanlar sana şükrediyor, ve hatta birbirlerine de devamlı 'şükretmeleri gerektiğini' hatırlatıyorlar. Mesela herhangi biri sofradan kalkarken sana şükrettiğinde, senin ona verdiklerin için mi yoksa dünyaya verdiklerin için mi şükretmiş oluyor? Eğer sadece kendine verdikleri için şükrediyorsa bu bencillik olmuyor mu? Eğer dünyaya verdiklerin için şükrediyorsa, bunun anlamı dünyaya verdiğin tüm bu savaşlar, bombalar, füzeler, düşen uçaklar, ölen çocuklar için şükretmek olmuyor mu? İşte bu konuyla ilgili gerçekten kafam çok karışık. Ve yarattığın şeylere neden zulüm ediyorsun? Neden bomba yağdırıyorsun Gazze'nin üstüne? İnsana 'akıl' verdim, kullansın yapmasın diyorsun o zaman neden 'sorgulamasın' lar diyorsun aynı zamanda. Yoksa bu 'Sorgulamasınlar!' repliği sana ait değil mi? O halde kime ait? Biz kimin emrine uyuyoruz? Kim bir yolcu uçağını füzeyle patlatıp, içindeki insanları öldürebilir? Ne için yapar bunu? Senin için mi? Çünkü 11 Eylül'de gökdelene giren uçakları kullananlar senin için yaptıklarını söylüyorlar. Peki sen neden engellemiyorsun? Bir bebek, daha doğalı 5 ay olmuş bir bebek nasıl bombayla ölebilir? Buna nasıl müsaade edebilirsin?  Madem öldürmeyi düşünüyorsun, neden doğuruyorsun? Neden insanlara acı çektirerek, kayıp üstüne kayıplar vererek hayatı öğretmeye çalışıyorsun? Güzelliklerle öğretmeyi tercih etmemen neden? İşte tüm bunlar yüzünden, senden nefret etmem gerekiyor, ve bunu yapmak istemiyorum, bu yüzden daha sakin bir yolu tercih ediyorum, ...
Ve, son bir şey, babamın kalbiyle uğraştığın için sana ayrıca çok kızgınım. Tüm bunları anlamam mümkün değil, ama anlatmak istersen her zaman buradayım. 

Deniz

Fotoğraf wissamgaza adlı kullanıcıya aittir.

Wednesday, July 16, 2014

Ahşap masa - III

III
Aslında hakkında yazmak istediğim konu çok derin ve çok gergin ve çok güçlü. Tüm bunlar iyi bir şey olabilirdi, ama aynı zamanda çok 'değişken’ de olmasaydı. Değişkenlik, insanın güvenliğini, güvenme hissini azaltan bir şey değil mi? Yani, sözüne güvendiğiniz biri yarın, söylediği sözlerin tam tersinin doğru olduklarını iddia ederse ona güvenebilir misiniz? Veya hayatınızda çok değer verdiğiniz iki insanın, tamamen farklı iki fikri savunduğunu görseniz, hangisine nasıl güvenebilirsiniz? Ya da tamamen farklı bir örnek verelim; 2+2 bulunduğunuz yerde 4 ederken, farklı bir kıtaya veya yarım küreye geçtiğinizde 5 etseydi, bu ‘matematiğe’ güvenip binalar dikebilir miydiniz? İşte tam da bu yüzden, çok net olunması gereken konular da bir değişkenlik mevcutsa orada güvensizlik de mevcuttur. Sadece bu ‘güvensizlik duygusu’ herkeste uyanmayabilir. Bu nedenle bahsetmek istediğim konu, hayatımın belli aşamasında benim güvenimi yitirmiştir. Bunun üzerine düşünmekten kaçınmak, kendimden kaçmak gibi bir şey olurdu. Bunun üzerine değerlendirmelerimi yazmak, en mantıklı davranış olurdu. Bu nedenle, dinler… hakkında yazmak istiyorum.  İşim gereği, çok fazla örneğini görebiliyorum: Hindular, cemaatten Müslümanlar, Yahudiler, Budistler, Hristiyanlar.. İşim uçmak, bu kadar sık uçtuğunuz zaman, coğrafyalar değiştiriyorsunuz. Ve sadece coğrafya değişirken, inançların da ne denli değiştiğine tanıklık ediyorum. Ve bu durum, üniversitede fark ettiğim ‘din ve tanrı inancını bir kenara bırakma’ davranışımı destekliyor. Bu değişkenlik, bana bir kez daha ortada güvenilecek bir şey olmadığını gösteriyor. Bu yüzden, hem derin, hem de yüzeysel bir konu bence. Hem gergin hem de bir o kadar basit. Meridyenlere göre değişken olan bir şey ne kadar güçlü olabilirse o kadar güçlü.
Soru sorulmaz, sorgulanmaz, sorsan da cevap yok öğretileriyle büyüdüğümüz için bu toplumda, -en azından biz de böyle, belki Budist lerde değildir- kaçıyordum yazmaktan. Dedim ki kendime, madem 30 oldun, madem ahşap masanı da aldın, yalnızlığın dayanılmaz hafifliği içindeyken yazmayacaksın da ne zaman yazacaksın acaba?
Uçaktan bir diyalog;
-Hindu yolcu: “Do you have vegetarian meal?
-Ben: No sir.
-H.Y: Ok, give me chicken.
İçimden “sen iki dakika önce vejeteryan değil miydin? Ne oldu şimdi, chicken istiyorsun?” diyerek verdim tavuğu yolcuya, yanına da soğuk bir bira. Ondan sonra düşünmeye başladım, vejeteryan olmak Hinduizmde farz mı, sünnet mi diye? Farzın, sünnetin İngilizcesini bilsem soracağım yolcuya ve fakat sorulmaz! İnsan kendi ailesi içinde bile konuşmuyorken, o güne kadar hayatında ilk kez gördüğü bir Hindu ya nasıl “sizin dinde vejetaryan olmak zorunlu mu?” diye sorsun ki? Ya da Hindu bu soruyu hoşgörüyle karşılar mıydı acaba? Mesela hoşgörü dini diye geçen İslam dininde, Nakşibendi cemaatine göre bir kadın eline dokunmak yasak olsa gerek. Aynı uçuşta uçak bu cemaatten kişilerle doluydu, biz de her zaman ki servis hazırlığımızdan önce, kulaklık, menü, ve lokum servisimizi yaptık. Fark ettim ki, cemaatten erkek yolcular elim ellerine değmesinler diye türlü cambazlıklar yapmaktalar. Hatta göz kontağı kurmakta günah olsa gerek ki, yüzüme de hiç bakmadılar. Ailemin mensup olduğu din olduğundan, İslam’daki hoşgörünün olması gerektiğinden ne kadar az olduğunu görebiliyorum. Aynı uçuşta, yolcular, alkollü içecekler ile meyve suları aynı dolapta durduğu için hiçbir şey içmediler ve bunu şikayet edeceklerini söylediler.   Yani vejeteryanlıktan vazgeçip tavuğun yanında bira içen Hindu yolcu ve sırf alkolle aynı dolapta olduğu için meyve suyu içmeyip, et yiyen Müslüman yolcu ve onlara bu servisleri yapan veya yapmaya çalışan ben gayet komik bir tablo oluşturuyorduk. O günden sonra dinin yeme- içme alışkanlıklarına neden bu kadar kafayı taktığını düşünmeye başladım. Hristiyanlıkta pek sorun yok gibiydi? Sahi, onların yasaklı içecek veya yiyecekleri yok mu? Et yemeyen alkol içen Hindu yolcuyla, et yiyen ama alkol içmeyen Müslüman yolcuyu yan yana oturtsak, Amerika’ya gidene kadar ne konuşurlar acaba? Konuşmazlar mı acaba? Hoşgörü? İki dinde yeme- içme kurallarına kafayı takmışken, iki sohbetin belini kıramayacak kadar küstahlık doldurmuş olabilir mi insanların içini?
Gelelim Tel Aviv uçuşuna. Bizim yemek servisimiz bellidir, Müslümanlar için, içerisinde domuz ürünü barındırmayan fakat GDO lu olması çok mümkün yiyeceklerden oluşur. Bu sebepten, Tel Aviv uçuşlarında en az 30- 40 tane kosher siparişi olur. Kosher yemeğin içeriğini tam olarak araştırmadım, fakat kendisi bir kutu içinde sunuluyor. Başkasının elinin kesinlikle değmemesi gerekiyor, yoksa Yahudiler yemiyorlar. Yine bir uçuşta 52 tane kosheri elimizdeki listeye göre dağıttık ve fark ettim ki kimse ekmek istemiyor – açıkta olduğu için- ve kimse içecek de istemiyor. İstememelerini anlıyorum, fakat ‘ne içersiniz?’ sorusuna karşılık kızgın bakışlar atmalarını anlamıyorum. Sanırım sorulmaması gereken bir soru soruyorum. “sen nasıl olur da o ellerinle ellediğin ekmeği bize uzatırsın?” mı diyorlar acaba içlerinden. Çünkü ben “ amaan yemezseniz yemeyin!” diyorum içimden. Fakat o sırada,  kosher siparişi olan bir yolcu, şaşırtıcı bir şekilde bir bardak kola istedi benden. Resmen sevindim. Ama hevesim kursağımda kaldı, yolcu kola şişesini uzatmamı istedi, uzattım, içindekilere baktı. Ve onaylamayan bir baş hareketiyle, bardağı ve şişeyi bana geri uzattı. İçindekiler bölümünde, hangi maddenin onun için sorun olduğunu delicesine merak ettiğimden dayanamadım ve sordum. Hayır! Sormak yok! Yasak! Dedim ya, dayanamadım sordum. O da “içeriğinin eksik olduğunu” söyledi. Elimdeki kola dolu bardak ve şişeyle bakakaldım, yine ve yine hayal kırıklığına uğradım.

Bir Amerika uçuşunda, yine bir Yahudi çift vardı ve 3 tane çocukları. Kadın çok gençti. Hatta o da çocuk gibiydi. İngilizce bilmiyordu, bu nedenle yanında oturan Arjantin li yolcunun onun hakkında söylediklerini anlamadı “çocuk doğurma makinesi gibi, sanırım bütün hayatı çocuk bakmakla geçecek”. Onlarda da herhalde “5 çocuk yapın, 15 çocuk yapın” baskısı yapan bir başkan vardır diye düşündüm ve annelerin rahimleri olmuştur ülke için bir strateji. İlgimi çeken koltuğundaki peruktu, o kadar çok gittiğim Tel Aviv uçuşlarında hiç dikkatimi çekmemişti, belki de kısa yol olduğu için peruklarını çıkarmıyordu kadınlar. Meğerse Yahudi inanışına göre, kadınlar düğünden bir gece önce saçlarını kazıtırlar ve hayatları boyunca peruk takarlarmış. Kocaları böyle istermiş. Kendi saçlarını kesip, başka kadının saçlarıyla hayatlarını sürdürmelerini isterlermiş inançları gereği… Bu duruma neresinden bakarsam bakayım, anlamam mümkün değilmiş gibi hissediyorum. Kabindeydi koltuğum, inişe geçmişti uçak. Sabahın 5’nde aydınlığın yavaşça karanlığın içine sızdığı bir zaman diliminde İstanbul’a iniyorduk. Yahudi baba uyuyordu, annenin gözleri çocuklara bakmaktan kan çanağı olmuş, bebek ağlıyor kucağında, kız çocuğuysa annenin işini biraz kolaylaştırmış ve uyuyakalmış koltukta fakat uçak inişte olduğundan giderek aşağı doğru kaymakta. Yanında oturan Amerikan tipli bir beyefendi kolunu siper ediyor çocuk düşmesin diye. İşte görmek istediğim kare, dudağımın ucunda bir gülümsemeyle iniyorum İstanbul’a, 14 saatlik yolculuğun sonunda..

Ahşap masa - II

II

Taşındığım sokağın adı Yasemin. Sanma ki güzel kokular yükseliyor sokağımızdan. Mahallede insan nüfusundan çok, büyük karasinek var. Onlar verse kirayı, vergiyi falan yeridir. Bizden çok oldukları kesin. Evime dönen kaldırımda yürümeye korkuyorum, zira yanından geçtiğim ağaçlardan bir sinek bulutu havalanıyor. Kara ve uğuldayan bir bulut. Bir şeyi görmemezlikten geldiğin zaman o şeyin giderek büyüdüğüne emin olduğumdan, elektriği ve suyu üzerime almadan daha, belediyeye gittim taşınmamın ertesinde. Veterinerden bir ilaçlama desteği istedim mahallemizin yeşillik bölgelerine ve bir de dilekçe yazdım çöp konteynırı rica eden. Ardından Katmandu’ya gittim. Katmandu’da ne işim var? Kısmını işimle ilgili bilahare yazacağım. Kısacası, ben evde yokken belediye çöp konteynırını getirmiş. Akepenin belediyesi ve fakat adamlar getirmiş koymuş çöp konteynırını bizim kapının önüne. Mahallenin kadınları inmişler aşağı, biz istemiyoruz bunu burada diyerek aşağı kadar itelemişler çöp kutusunu. Bunu anlatan, benim üst komşu. Müşerref teyze. Diyor ki “a kızım, senin çöp konteynırı oldu üvey evlat!” Apartman kapılarının önü çöp poşetleriyle dolup taşanlar, kapaklı bir konteynırı ‘koku yapacak, sinek yapacak’ bahanesiyle istememişler. Sinek basmış basacağı kadar, gören yok. Feminist damarım kabarıktır, hemcinslerimi desteklerim ve fakat gerizekalılığa gelemiyorum. Hala aynı sinirle dolaşırken çarşıdaki işimi hallettim, eve geri döndüm. Anahtarla dış kapıyı açmaya çalışıyordum ki, karşı apartmanda bir kadının aşağı halı silkelediğini gördüm. Yıl kaç diye bir düşündüm. Ve hatta kaçıncı yüzyıldayız acaba? İlk halı da laf etmedim, ama ikincisini aşağı sarkıttığı an “mahalle pislik içinde bir de halı silkeliyorsunuz, kaçıncı yüzyılda yaşıyorsunuz? Süpürge yok mu evde süpürge? Süpürün bir zahmet halılarınızı evde!” diye bağırdım aşağıdan yukarı. Kadında yukarıdan aşağı bağırdı bana, daha doğrusu bir şeyler geveledi. Dinlemedim zaten. Ne demiş olabilir ki en fazla? Aynı Tarkan’ın şarkısındaki gibi huzur istiyor insan, bari mahallesinde. Bari İstanbul’da yaşadığımıza bin şahit isteyen, şehrin en sosyal kısmına hep uzaklarda kalan şu semtimizde verdiğimiz 1.000 lira kiranın bir anlamı olsun. Ya da gidelim Yasemin Sokak ismini değiştirelim, Kara Sinek sokak yapalım, gerçeği herkes bilsin. 

Ahşap masa - I

I
Bir kere de tarih atmayalım, ne var yani. Kim bilir ne zaman yazıldı, kim bilir nerede… Nerede olduğu belli, ahşap masada. Sonunda kavuşulan ahşap masada. Masanın üstünde bir iki kitap ve bir iki defter, evin anahtarı, bir iki kalem ve bir iki kumanda var. Bir de bilgisayar pek tabi. Arkamda kocaman iki kitaplık, sahip olduğum en değerli şey. Hem maddi hem manevi bir birikim. 2014 yılının nisan ayında, doğum günümü ailemden herkes unuttu ve hatta sevgilim de. Çok tepki verdim mi? Hayır. İçten içe bir üzülme hali vardı sadece, “yaşlanıyorsun işte Deniz” (30) dedim kendime, sen bile eskisi gibi önemsemiyorsun kendi doğum gününü diye de ekledim. Pek de kızmaya hakkım yok hani sevdiklerime. Her neyse. Kimsenin hatırlamadığını eve gelen bir arkadaşıma söyledim- Özlem- ‘ben olsam mahvederdim onu, sen ne yaptın kızım, hiçbir şey yapmadın mı yani?’ falan dedi. Ve kütüphanemi göstererek ekledi ‘işte seni bu kitaplar böyle yaptı, hayranım bu huyuna!’ Yani, illa ki arkadaş olmaya gerek yok onlardan bir şey öğrenmen için; John Fante, Dostoyevski, Paul Auster, Vedat Türkali… Aslında hepsiyle bir kahve içebiliyorsun, sorular sorsan cevapları var sana, ne olur sanki bedenleri yoksa karşında? Velhasıl, -uzun zamandır biriktirdiğim- kitaplarım ve -uzun zamandır sahip olamadığım- ahşap masam sonunda istemediğimiz kadar çok yalnızız. Önceden de yalnızdık zaten, sadece gereksiz bir gürültü vardı çevremde, eski ev arkadaşım ve sonradan gelip eve yerleşen nişanlısı. Zorla yapılan sohbetler, yapmacık gülümsemeler, devamlı bir çamaşır suyu kokusu, mutfaktan eksilmeyen bulaşık sesi… Kısacası, evde maksimum temizlik ve fakat minimum iletişim vardı. İşte tüm bunlar yalnızlığın düşmanıydı. Hepsi bitti. Şimdi kitaplık, ahşap masa ve unutuyordum, DVD player ımla bir hayat sürüyorum. Ulusal televizyon kanalları için bir çanak lazım ayrıca internet bağlatmak. Fakat ben ikisini de istemiyorum. Çünkü ne olacak biliyor musun, yani eğer ikisini de eve getirirsem ne olacak? Her yer Tayyip olacak. Benim zamanımda yaşayan biri bu yazıyı okuyorsa gülüp geçecektir, ileri ki zamanlarda okunuyorsa, siz hala Diktatör Tayyip’i derslerde işlemeye başlamadınız mı? Biz ne zor devirdik o vatan hainini devrimle! Her şey bir ağaçla başladı. Evet. Yabancı milletler, bilmem kaç yılda bir, büyük otellerde, küresel ısınmanın önüne geçilmesi için, doğanın korunmasını vurgulayan toplantılar düzenleyedursun, biz bir ağaç için 7 can verdik, ve bilmem acaba kaç tane de göz.. Keşke yaşasaydı da Gezi’yi görseydi diyeceğim bir kaybım yok iyi ki, ailem gördü Gezi’yi. Bu ülke ve hatta inanmazsın dünya gördü Gezi’yi. Turgut Özakman’ın ruhu şad oldu tekrar, Şu Türkler bir kez daha çıldırdı.
Peki, bu derin ama anlamlı, her yanında ve her anında ayrı güzelliği, detayı, bilgisi olan Gezi’yi bir anda anlatmak değil derdim. Aklıma geldikçe, yazıma serpiştirmek taraftarıyım. Çünkü içinde olduğumdan, ucundan kenarından yakaladığımdan, kendi ülkemde böyle şahane bir harekete şahit olduğumdan bile gurur duyuyorum ve o günlerde yaşanılanları kesinlikle unutmak istemiyorum…
Yaptıklarıyla ve ayrıca tipiyle de Hitler’e benzeyen Tayyip’i görmek istemediğimden (ki şu günlerde sokaklarda, bilboardlarda fotoğrafları var ve altında ‘sağlam irade’ yazıyor) DVD playerımla bir süre idare etme taraftarıyım. Bu sefer de evde haber alabileceğim pek bir şey kalmadı. Telefonda ancak pencere kenarında çekiyor, bu yüzden telefondaki internette çok kullanışsız. Geçen gece tam uyumak üzereyken, dışarıdan bir sürü korna sesi duydum, ne oluyor diye kalktım yataktan, ilk aklıma gelen şey Taksim oldu; Taksim’de bir olay mı var yoksa? Pavlov’un köpeği gibiydim yani, zil sesi yemekse, korna sesi devrim demek oldu benim için. İçimiz dışımız siyaset oldu. Neden dersen, diktatörlükle yönetiliyoruz da onun için. 31 Mayıs 2013 Türkiye’nin özellikle gençliğin uyanışı oldu.

Şimdi çiçekli perdemin yanında, ahşap masada, arkamda kitaplık.. düşünüyorum da anlatacak ne çok şey var. Anlatırız elbet, yavaş yavaş da olsa.. 

Camdan mezbahalar *

Bu yazıda hayvanlara yapılan işkencelerin videosunu neden izlemediğinizi ve neden izlemeniz gerektiğini yazıcam. " Kaz tüyünün n...