Skip to main content

Yürümek...

Yürümek iyidir. Zihni açar. Peki, Afrika'dan başlayıp, Asya'dan geçip, Güney Amerika'ya kadar yürüsek, bir zihin patlaması yaşar mıyız?
Paul Salopek, 7 yıllık bir yürüyüşe çıktı.. bu yılın ocak ayından beri yürüyor. Bu şekilde beynimi, zihnimi zorlayan şeylere kafa yormazdım ben. Daha doğrusu inanmazdım. "Tabi, tabi önümde kamera arkamda ambulansla ben de yürürüm" der National Geographic'in sayfasını çevirir geçerdim. Ama bu kez öyle olmadı. Benim zihnimi zorlayan herhangi bir şeye, bir başka insan hayatını adayabilir, en azından 7 yılını adayabilir, bunu anladım.. Çünkü kendi aramızda 'çılgın' diyebileceğimiz bu arkadaşlardan biriyle tanıştım; Oliver Broom. 

Bu blogda, onu Eskişehir'deki evimizde ağırladığımız günlerde bahsetmiştim ondan.. Londra'dan Brisbane'a bisikletle giden Oliver Broom. Dolayısıyla hikayesini tekrarlamayacağım. Fakat, Oliver 'ın kitabı çıktı, bütün o yol hikayelerini yazmıştı, ev arkadaşım Gözde ve ben de varız kitapta, yazarından imzalı 'Cycling to the ashes' sonunda bana ulaştı. 

İnsanlar var, size dünyanın sizden ibaret olmadığını hatırlatan, dünyanın geri kalan kısmında olabilecek çılgınlıklara sizi inandıran. 
İnancınızı tazeleyen, evi, televizyonu vb. bir kenara bırakıp, sınırlarını aşmayı öğreten, o sınırların arkasında neler olduğunu gösteren, bir insan bedeninin ve zihninin aslında ne kadar güçlü olduğuna, yani aslında sizin ne kadar güçlü bir insan olabileceğinize sizi tekrar inandıran.. ve tüm bu hikayelerin gerçek olabileceğine.. buradan Amerika'ya kadar yürüyebileceğine, Avustralya'ya kadar bisiklet sürebileceğine.. inandıran.

Ve onlardan birini tanıdığım için, sanırım sadece bir NG yaprağında hikayelerini okumaktan daha fazlasını elde etmiş bulunmaktayım. Şanslıyım. 

Not 1: Paul Salopek'in 7 yıllık yolculuğunu takip etmek için: http://outofedenwalk.nationalgeographic.com/page/6/
Not 2: Oliver Broom'un bitmiş yolculuğunu okumak için: http://cyclingtotheashes.wordpress.com/

Comments

Popular posts from this blog

öjeni/öfeni

İnsan düşündükçe , baktığı açıyı genişletip sorguladıkça olaylar ve hatta gerçekler şekil değiştirir.
Ama düşünmek bile özgürlük gerektirir , özgürlük ise hayatımızın sınırlarını istediğimiz yere koyma halidir.Başta söylediğim gibi düşündükçe ve sorguladıkça şekil değiştiren kavramlardan biri de özgürlüktür. Bunu geniş bir örnekle anlatmak gerekirse, 19 . yüzyıl sonlarına doğru bir biyologun( Francis Galton ) düşünce sisteminden ‘öjeni’(eugenics) terimi ortaya çıkmıştır , Galton’a göre insanın bir çok özelliğine ait kalıtımının kontrol edilebilir ve yapay bir seçilime gidilebilir bunu sonucunda daha kaliteli veya kusursuz insanlar elde edilmiş olur. Kısaca anlamı ; anlamı kusursuz insan veya kusursuz insan geliştirme halidir. Öjeninin de iki yönü vardır , pozitif ve negatif .Pozitif öjeniye göre kusursuzluk insanı daha özgür kılabilir , sınırlarını genişletebilir, özgürleşme adına bi adım olabilir , ama negatif öjeni insanların elinden haklarını almaktadır , tercih edilmeyen bireylerin…

Kuytu

Üstüne methiyeler düzebileceğim, ya da akşamdan sabaha kadar uzun uzun bakabileceğim, ya da karın soğuğunu hissedebilecek kadar içine girebileceğim bir fotoğraf bu. Doğanın güzelliği, vahşiliğin içinde bile var olabilecek saflığı, uykunun verdiği huzuru, yalnızlığın sessizliği.. belki de hiç biri. Bilmiyorum. Tek bildiğim gördüğüm fotoğraf bir kediye ait.. üzerine kar yağıyor.. 'kuytu' diye bir şey yok.. sadece bir kedi ve kar.. 

Taşıdıkları şeyler

Eğer sabah kalktığınızda, yaşadığınız apartmanın arka duvarının delik deşik olmasını ve gecenin bir kısmını duyduğunuz silah seslerinin ardından girdiğiniz dolapta geçirmeyi savaştan sayıyorsanız, evet, ben bir savaşın içinden geçtim.
Savaşları sevmem. Savaş filmlerini severim. Bununla birlikte ilk kez savaşla ilgili bir kitap okudum; Taşıdıkları şeyler, Tim O'BRIEN
"Üsteğmen Jimmy Cross, New Jersey'deki Mount Sebastian Koleji'nin birinci sınıfında okuyan Martha adlı bir kızın gönderdiği mektupları taşırdı. Bazen zarfın kapağını yalardı, Martha'nın dilinin oraya değdiğini bilerek."

"(...) kendini savaşa, onları bekleyen bütün tehlikelere odaklanmaya zorladı, fakat aşk çok fazla geliyor, felç ediyordu onu. Martha'nın akciğerlerinde uyumak, onun kanını solumak ve avutulmak istiyordu. Bakire olmasını hem istiyor, hem istemiyordu. Onu tanımak istiyordu. Mahrem sırlarını öğrenmek: Neden şiir? Neden bu kadar hüzün? Gözlerindeki grilik neden?"…