Skip to main content

Delilik üzerine..

Deliliğin bir seçim olduğunu düşünüyorum uzun zamandır. Yani öyle diğer rahatsızlıklar gibi, bizi arayıp bulan değil de, direk bizim tercih ettiğimiz bir ruh hali. Bahsettiğim delilik, çılgınca şeyler yapmak değil. Bahsettiğim delilik, sokakta aç be aç, yalnız, kimsesiz ve fakat bağırıp çağıran, ilgilenmek için kimsenin sorumluluğu üstüne almadığı, kimse almadıkça o sorumluluğu, kendini daha da bir koyuveren insan. Mesela, geçenlerde Çanakkale'de, oturuyorum dar bir sokakta, yoldaki masada, normal sesler, günlük, insan kalabalığı.. Sonra bir ara yoldan bir deli geçti, ve dışarıda masada oturan herkese tek tek ve bağırarak 'kime verdiysen ona git! orada ye!' dedi. Sokak boyunca, herkese. Tüm masalara tek tek. Adam gittiğinde artık hiç ses yoktu sokakta, o sokaktan başka kim geçse o şekil bir saygı duruşuna geçilir, bilemiyorum. Ama konu bu değil, konu deliliğin bir seçim olması. Bunu ilk ne zaman düşündüm? Babamla çok ciddi bir tartışma yaptığımızda, daha doğrusu onun bana bağırdığı ve kendimi ifade edemediğim ama aynı zamanda korktuğum babamı durdurmak için, konuşamamaya başladığım zamanda. Evet, bu bir tercihti. Ama başka bir seçeneğim de yoktu. Babama anlatamıyordum, konuşamıyordum dahi, ve bir de korkuyordum, bir de deli gibi ağlamak istiyordum, babam giderek daha çok sinirleniyordu ve hatta biz balkondaydık, gerisi hayal meyal.. Yani durumu düzeltmek değildi derdim, babamı durdurmaktı, ya elimi ağzına kapatıp bastıracaktım (ki belki de bu sebepten 2. tokatımı yiyecektim), ya da kendimi kaybedecektim. İşte bunları 3 saniyede düşündüm, 4. de dilim takıldı. Takıldım. Takıldım kaldım. 'Sevicem, sevicem, sevicem................'
İşte dilim bu kelimeye takıldı. Kaç bin defa söylesem babam için yeterliydi. Bak baba, daha başka kelimem yok, ne olur ya sus, ya git, ya da işte bu hale geldik. Sonra sallanmaya başladım, 'sevicem, sevicem, sevicem........' bir yandan sallandım, bir yandan sevicem diye takıldım, çenem kasıldı, açıp kapamakta zorlandım. Ama artık soru yoktu, cevap yoktu, babam konuşmuyordu, ağlamaklı değildim, geçmişti. Sadece dilim takılı kalmıştı, o kadar.
Ne zaman durdum bilmiyorum. Yani ne zaman durmaya karar verdim? Karar mekanizmam nasıl işliyordu? Yoruldum ve durdum sanırım. Ama uzun sürdü, sürerken de, hep düşündüm, ya hep böyle olsam? Dilim hiç düzelmese..Ne sorular olur ne cevaplar...
Benim böyle bir hayata ihtiyacım yoktu. Daha doğrusu cevaplarından kaçtım bir hayatım yok, fakat böyle hayat çok.. Ve o hayatlar için, en güzel ve temiz yoldur delirmek. Daha fazla soru yok! Daha fazla cevap yok!

Comments

Popular posts from this blog

öjeni/öfeni

İnsan düşündükçe , baktığı açıyı genişletip sorguladıkça olaylar ve hatta gerçekler şekil değiştirir.
Ama düşünmek bile özgürlük gerektirir , özgürlük ise hayatımızın sınırlarını istediğimiz yere koyma halidir.Başta söylediğim gibi düşündükçe ve sorguladıkça şekil değiştiren kavramlardan biri de özgürlüktür. Bunu geniş bir örnekle anlatmak gerekirse, 19 . yüzyıl sonlarına doğru bir biyologun( Francis Galton ) düşünce sisteminden ‘öjeni’(eugenics) terimi ortaya çıkmıştır , Galton’a göre insanın bir çok özelliğine ait kalıtımının kontrol edilebilir ve yapay bir seçilime gidilebilir bunu sonucunda daha kaliteli veya kusursuz insanlar elde edilmiş olur. Kısaca anlamı ; anlamı kusursuz insan veya kusursuz insan geliştirme halidir. Öjeninin de iki yönü vardır , pozitif ve negatif .Pozitif öjeniye göre kusursuzluk insanı daha özgür kılabilir , sınırlarını genişletebilir, özgürleşme adına bi adım olabilir , ama negatif öjeni insanların elinden haklarını almaktadır , tercih edilmeyen bireylerin…

Kuytu

Üstüne methiyeler düzebileceğim, ya da akşamdan sabaha kadar uzun uzun bakabileceğim, ya da karın soğuğunu hissedebilecek kadar içine girebileceğim bir fotoğraf bu. Doğanın güzelliği, vahşiliğin içinde bile var olabilecek saflığı, uykunun verdiği huzuru, yalnızlığın sessizliği.. belki de hiç biri. Bilmiyorum. Tek bildiğim gördüğüm fotoğraf bir kediye ait.. üzerine kar yağıyor.. 'kuytu' diye bir şey yok.. sadece bir kedi ve kar.. 

Taşıdıkları şeyler

Eğer sabah kalktığınızda, yaşadığınız apartmanın arka duvarının delik deşik olmasını ve gecenin bir kısmını duyduğunuz silah seslerinin ardından girdiğiniz dolapta geçirmeyi savaştan sayıyorsanız, evet, ben bir savaşın içinden geçtim.
Savaşları sevmem. Savaş filmlerini severim. Bununla birlikte ilk kez savaşla ilgili bir kitap okudum; Taşıdıkları şeyler, Tim O'BRIEN
"Üsteğmen Jimmy Cross, New Jersey'deki Mount Sebastian Koleji'nin birinci sınıfında okuyan Martha adlı bir kızın gönderdiği mektupları taşırdı. Bazen zarfın kapağını yalardı, Martha'nın dilinin oraya değdiğini bilerek."

"(...) kendini savaşa, onları bekleyen bütün tehlikelere odaklanmaya zorladı, fakat aşk çok fazla geliyor, felç ediyordu onu. Martha'nın akciğerlerinde uyumak, onun kanını solumak ve avutulmak istiyordu. Bakire olmasını hem istiyor, hem istemiyordu. Onu tanımak istiyordu. Mahrem sırlarını öğrenmek: Neden şiir? Neden bu kadar hüzün? Gözlerindeki grilik neden?"…