Tuesday, December 31, 2013

Nelson Mandela: Kendimle Konuşmalar'dan Notlar - I

(...) Elimdeki kaynaklar çok sınırlı olduğu halde bir çok geleneksel liderin oğlu ve kızını, Güney Afrika, Birleşik Krallık ve ABD üniversitelerine gönderdim. Eğitimli geleneksel liderlerden oluşan aydın bir topluluk er geç demokratik süreci benimseyecektir. Çoğunu çaresizlik içinde feodal yönetim normlarına sarılmaya iten aşağılık kompleksi zamanla yok olacaktır. 

(...) Politikada başarı, halkın görüşlerinize güvenmesini sağlamayı ve aklınızdakileri onlara çok kibar ve çok sakin bir şekilde ama mutlaka açıkça söylemenizi gerektirir. 

(...) Kendi adetlerimle ne kadar gurur duysam da, başkalarını hiç bir şekilde bunlara göre yargılama hakkım olmadığını ve insanlara belli görenekleri yerine getirmedikleri için hakir görmenin şovenizmin tehlikeli bir türü olduğunu kabul ettim. 

(...) Gerçekten de politika hiç ilgimi çekmiyordu. Gördüğünüz gibi, işin sosyal yanına ilgi duyuyorum. Komünist parti üyelerinden etkilenmiştim. Renge dayalı ayrımın tüm kötülüklerinden tamamen arınmış beyazları görmek benim için yepyeni bir deneyimdi.

(...) Cezayir'de kadınlar yalnızca ateş etmiyor, aynı zamanda tüfeği söküp takabiliyorlar.

(...) Halkın ve dünyanın gözünde ayaklanma, devrimci halk hareketi karakterini taşımalı. Düşmanın gözüne ise bir avuç insanın ayaklanması gibi görünmeli. 

(...) Bir devrim başlatmak kolaydır, zor olan onu sürdürmek ve korumaktır.

(...) Hapse girene kadar insan hafızasının kapasitesini, zihnin taşıyabileceği sonsuz enfermasyon zincirini tam anlamıyla takdir edememiştim doğrusu.

(...) halk kitlelerine , grevler, boykotlar, ve benzeri eylemlerin, politik eylemin kendi başına etkinlik sağlamasına yetmediğini göstermek gerekir. 

Monday, December 30, 2013

What am i to you?

Hiç de dedikleri gibi değil. Ne diyorlar? Herkesi kandırabilirsin, kendini kandıramazsın! Nispeten doğru, fakat şöyle de bir şey var: Kimseyi susturamazsın, ama kendini susturursun! İç sesini, dış sesini.. Ama başkalarını susturamazsın.. onlar konuşur.. dinlemesen de olur.. ama iç sesin konuşmak için yer arıyorsa, ve farkında bile değilsen sen .. bir Norah Jones şarkısında bastırdığın iç sesin, kulaklıklardan beynine bağırır.. duymak istemediklerini, içini kemirenleri, bastırdıklarını.. What i am to you?

Wednesday, December 25, 2013

3 şey

Olanı Sevmek (Byron Katie) isimli kitaptan...

Hayatta sadece 3 şey yaparız; ayakta dururuz, otururuz, yatarız. Başarıya ulaştıktan sonra yine ayağa kalkana kadar bir yerde oturuyor olacağız. 39 dolarlık sandalye yerine 3900 dolar olanı mı istiyorsunuz?

Tarihte bir ilk: Ananası evde kesmek

Evet, erkek arkadaşımın ve ev arkadaşımın tepkisi aynıydı: 'neden markette kestirmedin? Kendin kesemezsin, zordur.'

Canım ananas istedi ve yine marketin kesme makinesi bozuktu. Tam uzaklaşıyordum ki hayallerimin meyvesinin yanından, dedim ki kendi kendime 'kızım Deniz! sen nelerin üstesinden geldin, bir ananası mı yenemeyeceksin?'. Bu anlık gazla aldım ananası, geldim eve. Biz nasıl bir çağız ki, ananası nasıl keseceğimizi bir videodan öğrenebiliyoruz.Neyse, yazdım arama motoruna, çıktı video. Kestim tarif ettiği gibi. 5 dk sürmedi. Alnım ak çıktım bu savaştan da.

Herkese de tavsiye ediyorum, meğer ananasa karşı çok önyargılıymışız, bir dahakine marketteki amcanın ananasınızı taciz etmesine izin vermeyin, kendiniz kesin ;) yapabilirsiniz.

Dipnot: Ananasla beni 26 yaşımda tanıştıran Cem Cengiz'dir, bunu da tarihe not düşelim. Hatta bu harika meyve ile bu kadar geç tanışmamın sitemini anneme etmişliğim vardır, fakat annem de 60 yaşında tanıştı kendisiyle.

Sunday, December 22, 2013

Kuytu


Üstüne methiyeler düzebileceğim, ya da akşamdan sabaha kadar uzun uzun bakabileceğim, ya da karın soğuğunu hissedebilecek kadar içine girebileceğim bir fotoğraf bu. Doğanın güzelliği, vahşiliğin içinde bile var olabilecek saflığı, uykunun verdiği huzuru, yalnızlığın sessizliği.. belki de hiç biri. Bilmiyorum. Tek bildiğim gördüğüm fotoğraf bir kediye ait.. üzerine kar yağıyor.. 'kuytu' diye bir şey yok.. sadece bir kedi ve kar.. 

Saturday, December 21, 2013

Yürümek...

Yürümek iyidir. Zihni açar. Peki, Afrika'dan başlayıp, Asya'dan geçip, Güney Amerika'ya kadar yürüsek, bir zihin patlaması yaşar mıyız?
Paul Salopek, 7 yıllık bir yürüyüşe çıktı.. bu yılın ocak ayından beri yürüyor. Bu şekilde beynimi, zihnimi zorlayan şeylere kafa yormazdım ben. Daha doğrusu inanmazdım. "Tabi, tabi önümde kamera arkamda ambulansla ben de yürürüm" der National Geographic'in sayfasını çevirir geçerdim. Ama bu kez öyle olmadı. Benim zihnimi zorlayan herhangi bir şeye, bir başka insan hayatını adayabilir, en azından 7 yılını adayabilir, bunu anladım.. Çünkü kendi aramızda 'çılgın' diyebileceğimiz bu arkadaşlardan biriyle tanıştım; Oliver Broom. 

Bu blogda, onu Eskişehir'deki evimizde ağırladığımız günlerde bahsetmiştim ondan.. Londra'dan Brisbane'a bisikletle giden Oliver Broom. Dolayısıyla hikayesini tekrarlamayacağım. Fakat, Oliver 'ın kitabı çıktı, bütün o yol hikayelerini yazmıştı, ev arkadaşım Gözde ve ben de varız kitapta, yazarından imzalı 'Cycling to the ashes' sonunda bana ulaştı. 

İnsanlar var, size dünyanın sizden ibaret olmadığını hatırlatan, dünyanın geri kalan kısmında olabilecek çılgınlıklara sizi inandıran. 
İnancınızı tazeleyen, evi, televizyonu vb. bir kenara bırakıp, sınırlarını aşmayı öğreten, o sınırların arkasında neler olduğunu gösteren, bir insan bedeninin ve zihninin aslında ne kadar güçlü olduğuna, yani aslında sizin ne kadar güçlü bir insan olabileceğinize sizi tekrar inandıran.. ve tüm bu hikayelerin gerçek olabileceğine.. buradan Amerika'ya kadar yürüyebileceğine, Avustralya'ya kadar bisiklet sürebileceğine.. inandıran.

Ve onlardan birini tanıdığım için, sanırım sadece bir NG yaprağında hikayelerini okumaktan daha fazlasını elde etmiş bulunmaktayım. Şanslıyım. 

Not 1: Paul Salopek'in 7 yıllık yolculuğunu takip etmek için: http://outofedenwalk.nationalgeographic.com/page/6/
Not 2: Oliver Broom'un bitmiş yolculuğunu okumak için: http://cyclingtotheashes.wordpress.com/

Good times never seemed so good

Beautiful Girls (1996) filminden...

(...)
Willie-İlk defa aşık olduğunda bir insanın nasıl hissettiğini biliyor musun? Yiyemiyorsun. Uyuyamıyorsun. Ondan gelen tek bir telefon seni fazlasıyla heyecanlandırıyor.
Andera- Muhteşem bir şey..
Willie- Evet, ama bitmesi kaçınılmaz.. Yani, benim düşüncem şu, neden evleneyim ki? Yani bu kocaman çukura düşmeden önce neden bir kaç kere daha aşık olmayayım?
Andera- Kocaman çukur mu? Çok kaba bir ifade..

(...)
Willie- Sence donmuş bir göl üzerinde sadece mum ışığında yakışıklı bir yabancıyla sevişmeye ne dersin? Aklına daha iyi bir fikir geliyor mu?
Andera- Chicago'ya dönmek. Buz gibi martini. Van Morrison.
(...)

Soundtrack: Neil Diamond- Sweet Caroline
'...good times never seemed so good'

Friday, December 20, 2013

Grev Günlükleri - 4: Bitti!

Grevimiz bugün bitti.
Ya da bitirildi.
7 ay 4 gün.
Çok fazla soru işareti, çok fazla dedikodu, çok fazla yalan.
Fakat çok büyük bir deneyim. Paranın hayatındaki yerini öğrenmek, senin çevrendeki insanların senin paranla veya refah düzeyinle ilgili davranış şeklini fark etmek.. bunlar da edindiğim ilginç izlenimler oldu.
Bugün biz kazandık mı? Sanmıyorum. Yola çıkarken en azından solcu bir sendikamız vardı, bugün o da yok. Artık sarı bir sendika var, havacılık sektöründe. Alakadar olmayanlar bilmeyebilir, sarı sendika demek, işveren yanlısı sendika demektir.
Grev ile ilgili düşüncelerimi merak edenler fakat bunun yanında daha çok sorgulayanlar oldu. Ama asıl önemli olan kendi hayatlarını sorgulamalarıydı, onlara verdiğim bazen gergin bazen sabrımın sonunda olan cevaplarımla aslında amacım biraz onları kendilerine de döndürmekti.
Mesela sen..
İşçi misin? Büyük ihtimalle öylesin. Daha mantıklı bir soru sen işçi olduğunun farkında mısın? Çünkü çoğumuz bunu greve çıkınca fark etti.
Evet, işçisin.
Peki, sendikan var mı? Büyük ihtimalle yok. Neden?
Bugün, Uluslar arası Çalışma Örgütü'nün örgütlü çalışmalarla ilgili sözleşmesini imzalamış, ve uluslar arası sözleşmeleri hukuk normları içerisinde kendi yasasında bile yukarıda olan bir ülkede neden sendikalardan bihaber insanlar? Neden işverenlerin, sendika kurulum aşamasına müdahil oldukları her engel devlet tarafından kaldırılmıyor. Madem ki imzayı bastınız ILO'da.
Ve sen, sendikan olduğu zaman neler kazanacağını bilmiyorsan, zaten hiç bir zaman sendikan olmaz.
Beni sorgulamadan önce, çuvaldızı kullanmalısın.
Yani, uzun lafın kısası, ben çok şey öğrendim bu süreçte. Hayat öğretiyor zamanı gelince. Kendimi kitap kurdu sanan ben, roman kahramanları içinde kaybolmuşum. Okunması, değerlendirilmesi, ve insanı olgunlaştırması açısından çok değerli deneme, araştırma, hukuksal verileri okumamışım. Ben okumuyormuşum.
Peki, bugün biz kaybettik mi? Hayır. Ben kazandığım bunca şey varken, nasıl kaybettim derim?
Nedir yani, sen şunu bize bir özetle o zaman, derseniz eğer.. Brecht'in bir cümlesi yeter..

(...)haksızlığı haklı kılmaz onunla savaşanların yenik düşmesi,
çünkü, yenilgilerimiz,
Bizlerin, alçaklıkla savaşanların sayıca azlığımızı kanıtlar yalnızca.
Ve, siz, seyirci kalanlardan tek beklediğimiz, utanç duymalarıdır hiç olmazsa..

Bu süreçte, seyirci kalmayıp, desteğini hissettirenlere içten teşekkürler, benim için çok önemliydi, çok değerliydi.

Tuesday, December 17, 2013

Yumurtalar

Annie Hall (1977) filminden...

'Bir adam psikiyatriste gider ve der ki " doktor bey, ehm.. kardeşim delirdi, kendini tavuk sanıyor." doktor cevap verir: "neden akıl hastanesine yatırmıyorsun o zaman?" adam der ki " eh.. yatırırdım ama.. yumurtalarına ihtiyacım var." Evet, işte, kısacası, ilişkiler hakkında böyle düşünüyorum diyebilirim. Tamamen dengesiz ve çılgınca ve absürdler .. ve .. ama gene de onlardan vazgeçemiyoruz, çünkü çoğumuzun yumurtalara ihtiyacı var..'
Alvy Singer

Fok Adası

Çok huzurlu ve sessiz, ama güçlü ve şaşırtıcı, kendine özgü ve büyüleyici bir andı benim için..Onları gördüğüm an.. 

False Koyu'ndan tekneye bindik, 15 dakika yol gittik, bulunduğumuz deniz ve hatta okyanus tam olarak hangisinin sınırları içerisinde bilemiyorum, Hint Okyanusu'mu, yoksa Atlas Okyanusu'mu? Ardından, görmek istediğim yerdeydik. Uzaktayken karınca gibi görünen foklar, adaya yaklaştıkça daha büyüleyici gözükmeye başladı. Bazıları yüzüyor, bazıları ortalıkta dolanıyor ve ama çoğu güneşleniyordu. Koyulu açıklı kahve postlarıyla, Güney Afrika Kürklü fokları.. Capetown'a yakın bir ada da. Onlardan başka kimse yok, ve adanın üzerinde en az 500 bin fok. Su mavi, ada beyaz, onlar kahverengi. Doğa olması gerektiği renklerde.. ve çok huzurlu.. 

Ormanlarda gezmeyi, yürüyüşü, çadır kampını, sabahları kuş sesini geçtim ağaç uğultusuyla uyanmayı hep çok sevdim. Fakat, teknenin içinden onları izlediğim an, benim hayatımın en büyüleyici anıydı belki de. 

Ve evet çok huzurlu ve sessiz, ama güçlü ve şaşırtıcı, kendine özgü ve büyüleyici bir andı benim için. Şimdilerde, kendimi gergin, huzursuz ve başa çıkamayacakmış gibi hissettiğim anlarda.. sakinleşmeye çalışırken onları düşünüyorum. Aynı zaman diliminde, yani şu an, o adadaki sessizliği, fokların sakinliğini düşünüyorum. İçimi huzurla doldurmak için tekrar, o adadaki -hayatımda başka hiç bir yerde görmediğim- huzuru anımsamaya çalışıyorum.. 




Sunday, December 15, 2013

05.07.10 / Eskişehir

Kırkıncı kural;

"Aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır. Acaba ilahi aşk peşinde mi koşmalıyım mecazi mi, yoksa dünyevi, semavi ya da cismani mi diye sorma! Ayrımlar ayrımları doğurur. Aşk'ın ise hiçbir sıfata ve tamlamaya ihtiyacı yoktur.

Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya tam ortasındasındır, merkezinde, ya da dışındasındır, hasretinde."


nazwam sie Khan

Bir film izledim, etkilendim. My name is Khan. Filmi anlatmayacağım, anlatamayacağım kadar iyi. Hint filmlerini çocukluk zamanlarımdan beri sevdim zaten. Hatta eskiden Türk kanallarında çokça gördüğümüz bu değişik kültür, Bollywood' un bu kadar ilerlemesine rağmen neden artık bizim kanallarımıza gelmiyor veya getirtilmiyor. Aptal kutumuz, biraz daha az aptal kutu olurdu hem. Bizim, içeriğinde çoğunlukla hırs, aldatma, birbirinin kuyusunu kazma dizilerimiz her yana servis edilirken, artık Hollywood'la dahi yarışan bir film sektöründen neden bu kadar uzağız, zamanında çok yakınlaşmışken anlayamıyorum. Her neyse..
Uçuşla gittiğim ve bir kaç gün kaldığım da, Delhi ve Mumbai' de izlemek ayrı bir tat zaten, en azından buna sahibim damağımda. Siz istediğiniz kadar boşaltın televizyonlarımızı.
Evet, etkilendim. Tüm savaşları, tüm kavgaları ve tüm çatışmaları, ne çözer dersiniz? Evet, cevabı içinizden tekrarlıyorsunuz ve fakat siz de o kadar saçma, o kadar gerçek dışı şeyler görüyorsunuz ki bugünlerde, o cevabı dillendirmeye gerek yok diyorsunuz.. Eskidendi o.. 'Sevgi' eskidendi, her şeyi çözen sevgi.. Bilmem, 'Eskiden?' derken, ben eskide yaşamadıysam, biz eskide yaşamadıysak, nasibimizi alamayacak mıyız yani sevgiden? Bilmem.. Onca jeolojik devirden geçen ve kendini yenileyen dünya, 'sevgisizlik'ten kurtulamazsa? Bu kez kendini yenileyemezse..

Charlie Chaplin'in 1940 yılında vizyona giren The Great Dictator  filminde yaptığı konuşmadaki gibi 'Zekadan çok, iyiliğe ve anlayışlı olmaya ihtiyacımız var. ' Gördüğünüz gibi 70 yıl sonra da ihtiyaçlar aynı..

Ve aslında biz tüm bunları biliyoruz da, olup bitenler yüzünden, içimizin en derinine itiyoruz, o kadar derin ki bulup çıkarması çok zor . Neden mi? Sırf güçlü olalım diye! Olamıyorsak da en azından güçlüymüş gibi yapalım diye!

Güçlüymüş gibi yapmak, güçlü olmak demek değildir beyler bayanlar. Ayrıca bu dünya güçle değil, sevgiyle dönüyor...


Saturday, December 14, 2013

Siyah

Black (2005)  filminden..

Bu parmaklar, Bay McNally, körlerin gözüdür,
dilsizlerin sesidir,
sağırların şiiridir.
Kaldır, kılıç olsun.
Yumruk yap, güç olsun.
Seni doyurabilir veya tokatlayabilir.
Tanrıya da götürebilir, kapıya da...

Sessizlik

(...) Ve olan oldu işte, muz tarlasında...
Çıkan sesler duyulmaz oldu..

C.C.

Zindan

Bir anne kızına neden zindan ismini koyar?

Büyük olasılıkla, hiç Zindan isminde tanıdığınız olmadı, bu yüzden bu soru hiç aklınıza gelmedi. Zaten ben de karşılaştığımda ismin sahibi bir çocuk olmasaydı, bu soruyu o kişiye sorardım. Zindan'ın sınıf öğretmeni Ece, benim yakın arkadaşım. Akşam çaylar, kahveler yapılmış, sohbet ediyoruz, ben diyorum ki 'bir anne neden zindan ismini koyar ki evladına?' , ardından öğretmen arkadaşımın annesi cevap verdi. Meğer hikayeyi biliyormuş.

Zindan'ın annesinin başından geçen bir berdel olayı. Ben 'berdel' in ne olduğunu o hikayede öğrendim zaten. Erkeklerin kadınları çaprazlamaları, sen bizim aileden birini kaçırıyorsun, o zaman sizin aileden biri de bize gelecek! hesabı. Böylelikle Zindan'ın annesi berdelle karşı tarafa geçmiş, üzerinden zamanda geçmiş ve hamile kalmış. Fakat karşı taraf birbirinden ayrılmış. Berdelin usulünde de, kadınları çaprazlamak olduğundan, her hangi bir çiftte ayrılık yaşanırsa, diğer çiftte ayrılıyor. Hamile kadın, baba evine dönmek zorunda kalmış. Baba evine 'hamile' dönen kadın, abisi ve babası tarafından depoya kapatılmış. Ve orada yalnız başına doğum yapmak zorunda kalmış..

Doğurduğu kızının adını... Zindan koymuş..

Zindan.. telaffuzun da bile insanın beyninde çınlıyor.. çın çın.. Zin-dan.. geçmişi geleceğinden ağır ..


Friday, December 13, 2013

Delilik üzerine..

Deliliğin bir seçim olduğunu düşünüyorum uzun zamandır. Yani öyle diğer rahatsızlıklar gibi, bizi arayıp bulan değil de, direk bizim tercih ettiğimiz bir ruh hali. Bahsettiğim delilik, çılgınca şeyler yapmak değil. Bahsettiğim delilik, sokakta aç be aç, yalnız, kimsesiz ve fakat bağırıp çağıran, ilgilenmek için kimsenin sorumluluğu üstüne almadığı, kimse almadıkça o sorumluluğu, kendini daha da bir koyuveren insan. Mesela, geçenlerde Çanakkale'de, oturuyorum dar bir sokakta, yoldaki masada, normal sesler, günlük, insan kalabalığı.. Sonra bir ara yoldan bir deli geçti, ve dışarıda masada oturan herkese tek tek ve bağırarak 'kime verdiysen ona git! orada ye!' dedi. Sokak boyunca, herkese. Tüm masalara tek tek. Adam gittiğinde artık hiç ses yoktu sokakta, o sokaktan başka kim geçse o şekil bir saygı duruşuna geçilir, bilemiyorum. Ama konu bu değil, konu deliliğin bir seçim olması. Bunu ilk ne zaman düşündüm? Babamla çok ciddi bir tartışma yaptığımızda, daha doğrusu onun bana bağırdığı ve kendimi ifade edemediğim ama aynı zamanda korktuğum babamı durdurmak için, konuşamamaya başladığım zamanda. Evet, bu bir tercihti. Ama başka bir seçeneğim de yoktu. Babama anlatamıyordum, konuşamıyordum dahi, ve bir de korkuyordum, bir de deli gibi ağlamak istiyordum, babam giderek daha çok sinirleniyordu ve hatta biz balkondaydık, gerisi hayal meyal.. Yani durumu düzeltmek değildi derdim, babamı durdurmaktı, ya elimi ağzına kapatıp bastıracaktım (ki belki de bu sebepten 2. tokatımı yiyecektim), ya da kendimi kaybedecektim. İşte bunları 3 saniyede düşündüm, 4. de dilim takıldı. Takıldım. Takıldım kaldım. 'Sevicem, sevicem, sevicem................'
İşte dilim bu kelimeye takıldı. Kaç bin defa söylesem babam için yeterliydi. Bak baba, daha başka kelimem yok, ne olur ya sus, ya git, ya da işte bu hale geldik. Sonra sallanmaya başladım, 'sevicem, sevicem, sevicem........' bir yandan sallandım, bir yandan sevicem diye takıldım, çenem kasıldı, açıp kapamakta zorlandım. Ama artık soru yoktu, cevap yoktu, babam konuşmuyordu, ağlamaklı değildim, geçmişti. Sadece dilim takılı kalmıştı, o kadar.
Ne zaman durdum bilmiyorum. Yani ne zaman durmaya karar verdim? Karar mekanizmam nasıl işliyordu? Yoruldum ve durdum sanırım. Ama uzun sürdü, sürerken de, hep düşündüm, ya hep böyle olsam? Dilim hiç düzelmese..Ne sorular olur ne cevaplar...
Benim böyle bir hayata ihtiyacım yoktu. Daha doğrusu cevaplarından kaçtım bir hayatım yok, fakat böyle hayat çok.. Ve o hayatlar için, en güzel ve temiz yoldur delirmek. Daha fazla soru yok! Daha fazla cevap yok!

Ne kadar güzel..

Propaganda (1999) filminden..

Ne kadar güzel bir gümrük muhafaza binası yaptın yav!
..
Ve ne kadar güzel bir sınır çizgisi çizdin böyle.. dümdüz!
..
Ve ne kadar güzel bir dikenli tel koydun!
..
Ve ne kadar güzel geçemeyeceğiz, öyle mi?!

Thursday, December 12, 2013

Hayal kırıklığı..

(...)
'Olsun' dedim, 'eğer varsa kırılacak bir hayal, onu tamir edecek kadar çok seviyorum ben seni.'

Ali Lidar

Wednesday, December 11, 2013

Derin nefes

Çocukken olurdu böyle bana arada sırada. Derin nefes alamazdım. Çok net. Derince içimizi çekeriz ya, sanki alveolleri hissedercesine. Arada bir yani. Devamlı değil. Hüp diye çekeriz içimize ve hapsederiz ta derine. İşte bu garip hal, çocukluğumda olmuştu ilk. Arkadaşlarım koşturuyordu, ben koşarken derin nefes alamadığımdan, durup ellerimi kasıp, göğüs kafesimi açabildiğim kadar açıp, hakkım olan havayı teneffüs etmeye çalışıyordum da olmuyordu. Korkmuştum hatırlıyorum, annemlere söyleyememiştim. Sonra zaten geçti gitti..

Ta ki, yaş 27 olup hostes olana kadar, ve hatta hostes olalı 1 yılı geçip de en az 10 saatlik uzun uçuşlara başlayana kadar.. Off dedim kendi kendime, yapma bunu bana, zaten uçağın içinde oksijen biteyazıyor ve fakat yol bitmiyor. Ben de derin nefes alamazsam, kalp çarpıntısı falan derken çok fazla uzun uçuş yapmadım.. Geçti, gitti diyeyim..

Ta ki, düne kadar.. sıkıyorum ellerimi, genişletiyorum göğüs kafesimi genişletebildiğim kadar, olmuyor..

Şehir - Kavafis


Saturday, December 7, 2013

Demek istedim..

"Bilgisayar başından ahkam kesmek kolay! Sokağa çık, bak herkes sokakta! Gücünü sokakta göster, klavye başında değil!" benzeri tweetlerden acaba kaç tane okudum Gezi zamanında.. her seferinde anlatmak istedim, 'ben çıktım dışarı, hatta daha ilk gün çıktım.. Eskişehir'de.. Hiç bir şey bilmiyorduk biber gazına dair.. kafede sıkıştık kaldık, yüzümüz yandı, gözlerimiz.. koştuk sokakta..gazın içinde.. korktum ben o gece..' 'o yüzden şimdi benden daha gençler, Eskişehir'in orta yerine çadır kuran gençler için baret aldım.. ben gelemiyorum, korkuyorum, madem siz eve girmeye niyetli değilsiniz, alın size 15 tane baret! kafanıza dikkat edin..'

Yüksekova'da polis tarafından 2 kişinin öldürülmesi zamanında.. "Gezi ruhu nereye gitti? öldürülen Kürt olunca sesinizi neden çıkarmıyorsunuz? Neden PKK ile bağdaştırıyorsunuz? Şimdi sokağa çıkmayacağız da ne zaman çıkacağız? " Hatta kişisel hesabıma, düşüncelerimden dolayı "sen ya ırkçısın, ya saf, ya da kötü niyetlisin" diye yazan da oldu.. bu tweetleri her gördüğümde anlatmak istedim, " ben 93-94 yılında Hakkari'de yaşadım, orada ilkokula gittim, terör çok kötüydü, hangi akşam çatışma olacağını bilemez, korkuyla geceler geçirirdik, sonra çatışma çıkar babam da evden çıkardı, askerdi babam, biz dolabın içine girerdik ablamla, ablam gizlice pencereden dışarı bakar ve bana anlatırdı izli mermileri, babam dönsün diye beklerdi annem, sonra babam dönerdi, bir gün arkadaşımın babasını dönmediğini öğrendik.. apartmanımızın arkası delik deşikti.." Hala daha havai fişeklerine dayanamam.. ve bilirim ki Hakkari, Türkiye Cumhuriyeti sınırlarında olsa dahi, Türk orada azınlıktır.
Ve Hakkari'de dostta düşman da Kürttür.

Demek istedim.. ama 140 karakterde anlatmak istemedim.

Thursday, December 5, 2013

Grev Günlükleri -3: Hak aramak böyle bir şey..

Hayatın monoton akışında seyrederken, karar mekanizmanı çalıştırman gereken bir durum oluşuyor.. Mesela adamlar çıkmış kampüsündeki ağaçları kesiyor, mesela adamlar çıkmış senin kürtaj hakkını elinden alıyor, mesela adamlar çıkmış ülkeni bir bir satıyor, mesela adamlar çıkmış senin çalıştığın dükkanı satıyor ama senin maaş içeride, veya adamlar çıkmış senin grev hakkını elinden alıyor, arkadaşlarını bir kalemde işten atıyor..

Sonuçta karar verilip, o eyleme geçiliyor. Eylem ne? Grev! 15 mayıs 2013.. 

Hak arıyorsun.. sendikanla birlikte.. Sendikanın değeri başka bir gün bu kadar anlaşılmazdı herhalde diyorsun içinden.. Sonra heyecanla anlatıyorsun herkese derdini, ona buna şuna, grevin 9. günü olmuş mesela, NTV yi arıyorsun, neredesiniz? diyorsun. Bu ülkede haber kanalı diye geçinen NTV nerede, kamerası nerede mikrofonu nerede? Sen direniyorsun ya, istiyorsun ki bütün dünya duysun. Yani aşık olduğun duyguya çok benziyor. Adamlar geliyor sonunda, çekiyor kalabalığı, içten içe gurur duyuyorsun kendinle, ama sonra akşam televizyonda yayınlamıyorlar.. İçten içe sinir oluyorsun kendine.. 

Algın değişiyor, gazete de okumak için seçtiğin haberler dahi değişiyor.. Kim hak arıyor? gidelim, ona soralım derdini, elimizden bir şey gelir mi? ..( Feniş işçilerini ziyaret ettim. Onlar merkezi bir yerde değiller, şehirler arası bir yoldalar, bu nedenle dikkatleri oraya çekmek daha zor. Dertleri ne? Fabrika kapanmış, son 3 ay zaten maaşları verilmemiş, kıdem tazminatları da cabası. 30 küsür gündür fabrikanın önündelermiş.. Fabrikanın bahçesine yaklaştıkça, insanların gülümsediğini farkettim, fakat onlar için geldiğimi anlamadılar başta, yol falan soracağımı düşünmüş olabilirler.. sonra onlara aslında onlardan biri olduğumu anlattım, onlar da bana anlattı, paralarının içeride kaldığını, yapılan haksızlıkları.. Sonra hatıra defterlerine bizim kazanacağımızı yazdım.. )

1 ay, 2 ay.. mahkemeler..gezi..  organizasyonlar.. toplaşmalar.. çalışmalar..3 ay.. 4 ay.. grevi kıranlar..
Artık bıkıyorsun anlatmaktan, hangisine daha fazla üzülsen acaba? Hiç greve çıkmayana mı, grevi yarım bırakıp gidene mi? 
Arkadaşların arıyor.. ve beklenen soru 'grev nasıl gidiyor?' .. aklından bin tane tam yerine oturacak cümle geçiyor, ve ama sen 'iyi' diyorsun.. Alışmışsın ya.. Nasılsın? İyi.. der gibi.. 
Karşındaki genelde, sanki grev yapmak çok olağan bir davranışmış, çevresinde herkes grev yapıyormuş gibi davranıyor. Ya da senden çok biliyor, kesinlikle senden çok biliyor. Öyle cümleler kuruyor ki kendinden şüphe ediyorsun. Acaba 4 aydır grevde olan ben miyim, yoksa o mu? diyorsun kendine.. 
"Sizin sendikada çok para var, size niye vermiyorlar?" (soruyu soran sendikasız işçi)
"Sizin başkanda ağa olmuş o zaman."  
"Sizin arkadaşlarınız sizi sattı!" (Hadi canım!)

Daha neler neler, 6 ay geçti..Bir madalya beklemiyorum tabi ki ama  grevde olduğum için beni takdir eden kişi sayısı bir elin parmağını daha geçemedi. Beni diyorum, gayette kişiselleştiriyorum, üzgünüm. Çünkü direniş bir örgütlenme işiyse bile, birey olarak var oluyorsunuz o direnişin içinde, yanlışınızla doğrunuzla gücünüzle zayıflığınızla.. Gidebildiğiniz yere kadar.. Evet, toplu halde daha güçlü hissederken kendini eve gittiğinde, yalnızlığın ve dayanmak için çok az paranın olduğu gerçeğiyle yüz yüze geliyorsun, 30 yaşında tekrar baba evine dönmen gerektiğini fark ediyorsun, 5 ay... 6 ay.. Artık seni arayıp da hükümet böyle falan filan diyene tersleniyorsun,  erkek arkadaşına bile tersleniyorsun, bir dahakine kendini düşün yavrum diyen babana tersleniyorsun..

Neden mi? Çünkü sen büyüdün. Hayatında en fazla büyüdüğün ve olgunlaştığın yıl oldu 2013.. Bunu yaşayan sensin. Günlerce kitap karıştıran karıştıran, işçi - sendika - sınıf kavramlarını anlamaya çalışan, sağa sola mail atıp derdini anlatıp cevapsız kalan, seni savunmaya geçirecek her türlü cümleyi duyan ve ama senin ortaya koyduğun direniş için semzpozyum hazırlayan Türkiye Barola Birliği'nde bir gün geçiren de sensin. Fikirlerine çok saygı duyduğun Baro başkanı Metin Feyzioğlu' nun senin tarafında olduğunu en iyi hisseden de sensin.. 6 ayda kaybettiğin parayla elde edemeyeceğin deneyimi kazanan da sensin.. Dolayısıyla yaşadığın bu deneyimle çevrendekileri etkileyecek olan da yine sensin! 

Greve dair çekilen belgeselde arkadaşlarını omuz omuza gördükçe, ve herkes bugün olsa yine aynı şeyi yaparım dedikçe.. ne güzel insanlarla direnişin babası olan greve gittiğin için kendinle 'içten içe' yine gurur duyan sensin!
;)

Belgeseli izlemek isterseniz; http://www.youtube.com/watch?v=koNmQRhSVp4. Videonun sonuna doğru bir arkadaş var ' herkes hayatı boyunca bir kez yapmalı' diyor :) E haklı!

Camdan mezbahalar *

Bu yazıda hayvanlara yapılan işkencelerin videosunu neden izlemediğinizi ve neden izlemeniz gerektiğini yazıcam. " Kaz tüyünün n...