Skip to main content

Posts

Showing posts from December, 2013

Nelson Mandela: Kendimle Konuşmalar'dan Notlar - I

(...) Elimdeki kaynaklar çok sınırlı olduğu halde bir çok geleneksel liderin oğlu ve kızını, Güney Afrika, Birleşik Krallık ve ABD üniversitelerine gönderdim. Eğitimli geleneksel liderlerden oluşan aydın bir topluluk er geç demokratik süreci benimseyecektir. Çoğunu çaresizlik içinde feodal yönetim normlarına sarılmaya iten aşağılık kompleksi zamanla yok olacaktır. 
(...) Politikada başarı, halkın görüşlerinize güvenmesini sağlamayı ve aklınızdakileri onlara çok kibar ve çok sakin bir şekilde ama mutlaka açıkça söylemenizi gerektirir. 
(...) Kendi adetlerimle ne kadar gurur duysam da, başkalarını hiç bir şekilde bunlara göre yargılama hakkım olmadığını ve insanlara belli görenekleri yerine getirmedikleri için hakir görmenin şovenizmin tehlikeli bir türü olduğunu kabul ettim. 
(...) Gerçekten de politika hiç ilgimi çekmiyordu. Gördüğünüz gibi, işin sosyal yanına ilgi duyuyorum. Komünist parti üyelerinden etkilenmiştim. Renge dayalı ayrımın tüm kötülüklerinden tamamen arınmış beyazları g…

What am i to you?

Hiç de dedikleri gibi değil. Ne diyorlar? Herkesi kandırabilirsin, kendini kandıramazsın! Nispeten doğru, fakat şöyle de bir şey var: Kimseyi susturamazsın, ama kendini susturursun! İç sesini, dış sesini.. Ama başkalarını susturamazsın.. onlar konuşur.. dinlemesen de olur.. ama iç sesin konuşmak için yer arıyorsa, ve farkında bile değilsen sen .. bir Norah Jones şarkısında bastırdığın iç sesin, kulaklıklardan beynine bağırır.. duymak istemediklerini, içini kemirenleri, bastırdıklarını.. What i am to you?

3 şey

Olanı Sevmek (Byron Katie) isimli kitaptan...

Hayatta sadece 3 şey yaparız; ayakta dururuz, otururuz, yatarız. Başarıya ulaştıktan sonra yine ayağa kalkana kadar bir yerde oturuyor olacağız. 39 dolarlık sandalye yerine 3900 dolar olanı mı istiyorsunuz?

Tarihte bir ilk: Ananası evde kesmek

Evet, erkek arkadaşımın ve ev arkadaşımın tepkisi aynıydı: 'neden markette kestirmedin? Kendin kesemezsin, zordur.'

Canım ananas istedi ve yine marketin kesme makinesi bozuktu. Tam uzaklaşıyordum ki hayallerimin meyvesinin yanından, dedim ki kendi kendime 'kızım Deniz! sen nelerin üstesinden geldin, bir ananası mı yenemeyeceksin?'. Bu anlık gazla aldım ananası, geldim eve. Biz nasıl bir çağız ki, ananası nasıl keseceğimizi bir videodan öğrenebiliyoruz.Neyse, yazdım arama motoruna, çıktı video. Kestim tarif ettiği gibi. 5 dk sürmedi. Alnım ak çıktım bu savaştan da.

Herkese de tavsiye ediyorum, meğer ananasa karşı çok önyargılıymışız, bir dahakine marketteki amcanın ananasınızı taciz etmesine izin vermeyin, kendiniz kesin ;) yapabilirsiniz.

Dipnot: Ananasla beni 26 yaşımda tanıştıran Cem Cengiz'dir, bunu da tarihe not düşelim. Hatta bu harika meyve ile bu kadar geç tanışmamın sitemini anneme etmişliğim vardır, fakat annem de 60 yaşında tanıştı kendisiyle.

Kuytu

Üstüne methiyeler düzebileceğim, ya da akşamdan sabaha kadar uzun uzun bakabileceğim, ya da karın soğuğunu hissedebilecek kadar içine girebileceğim bir fotoğraf bu. Doğanın güzelliği, vahşiliğin içinde bile var olabilecek saflığı, uykunun verdiği huzuru, yalnızlığın sessizliği.. belki de hiç biri. Bilmiyorum. Tek bildiğim gördüğüm fotoğraf bir kediye ait.. üzerine kar yağıyor.. 'kuytu' diye bir şey yok.. sadece bir kedi ve kar.. 

Yürümek...

Yürümek iyidir. Zihni açar. Peki, Afrika'dan başlayıp, Asya'dan geçip, Güney Amerika'ya kadar yürüsek, bir zihin patlaması yaşar mıyız?
Paul Salopek, 7 yıllık bir yürüyüşe çıktı.. bu yılın ocak ayından beri yürüyor. Bu şekilde beynimi, zihnimi zorlayan şeylere kafa yormazdım ben. Daha doğrusu inanmazdım. "Tabi, tabi önümde kamera arkamda ambulansla ben de yürürüm" der National Geographic'in sayfasını çevirir geçerdim. Ama bu kez öyle olmadı. Benim zihnimi zorlayan herhangi bir şeye, bir başka insan hayatını adayabilir, en azından 7 yılını adayabilir, bunu anladım.. Çünkü kendi aramızda 'çılgın' diyebileceğimiz bu arkadaşlardan biriyle tanıştım; Oliver Broom. 
Bu blogda, onu Eskişehir'deki evimizde ağırladığımız günlerde bahsetmiştim ondan.. Londra'dan Brisbane'a bisikletle giden Oliver Broom. Dolayısıyla hikayesini tekrarlamayacağım. Fakat, Oliver 'ın kitabı çıktı, bütün o yol hikayelerini yazmıştı, ev arkadaşım Gözde ve ben de varız ki…

Good times never seemed so good

Beautiful Girls (1996) filminden...

(...)
Willie-İlk defa aşık olduğunda bir insanın nasıl hissettiğini biliyor musun? Yiyemiyorsun. Uyuyamıyorsun. Ondan gelen tek bir telefon seni fazlasıyla heyecanlandırıyor.
Andera- Muhteşem bir şey..
Willie- Evet, ama bitmesi kaçınılmaz.. Yani, benim düşüncem şu, neden evleneyim ki? Yani bu kocaman çukura düşmeden önce neden bir kaç kere daha aşık olmayayım?
Andera- Kocaman çukur mu? Çok kaba bir ifade..

(...)
Willie- Sence donmuş bir göl üzerinde sadece mum ışığında yakışıklı bir yabancıyla sevişmeye ne dersin? Aklına daha iyi bir fikir geliyor mu?
Andera- Chicago'ya dönmek. Buz gibi martini. Van Morrison.
(...)

Soundtrack: Neil Diamond- Sweet Caroline
'...good times never seemed so good'

Grev Günlükleri - 4: Bitti!

Grevimiz bugün bitti.
Ya da bitirildi.
7 ay 4 gün.
Çok fazla soru işareti, çok fazla dedikodu, çok fazla yalan.
Fakat çok büyük bir deneyim. Paranın hayatındaki yerini öğrenmek, senin çevrendeki insanların senin paranla veya refah düzeyinle ilgili davranış şeklini fark etmek.. bunlar da edindiğim ilginç izlenimler oldu.
Bugün biz kazandık mı? Sanmıyorum. Yola çıkarken en azından solcu bir sendikamız vardı, bugün o da yok. Artık sarı bir sendika var, havacılık sektöründe. Alakadar olmayanlar bilmeyebilir, sarı sendika demek, işveren yanlısı sendika demektir.
Grev ile ilgili düşüncelerimi merak edenler fakat bunun yanında daha çok sorgulayanlar oldu. Ama asıl önemli olan kendi hayatlarını sorgulamalarıydı, onlara verdiğim bazen gergin bazen sabrımın sonunda olan cevaplarımla aslında amacım biraz onları kendilerine de döndürmekti.
Mesela sen..
İşçi misin? Büyük ihtimalle öylesin. Daha mantıklı bir soru sen işçi olduğunun farkında mısın? Çünkü çoğumuz bunu greve çıkınca fark etti.
Evet, iş…

Yumurtalar

Annie Hall (1977) filminden...

'Bir adam psikiyatriste gider ve der ki " doktor bey, ehm.. kardeşim delirdi, kendini tavuk sanıyor." doktor cevap verir: "neden akıl hastanesine yatırmıyorsun o zaman?" adam der ki " eh.. yatırırdım ama.. yumurtalarına ihtiyacım var." Evet, işte, kısacası, ilişkiler hakkında böyle düşünüyorum diyebilirim. Tamamen dengesiz ve çılgınca ve absürdler .. ve .. ama gene de onlardan vazgeçemiyoruz, çünkü çoğumuzun yumurtalara ihtiyacı var..'
Alvy Singer

Fok Adası

Çok huzurlu ve sessiz, ama güçlü ve şaşırtıcı, kendine özgü ve büyüleyici bir andı benim için..Onları gördüğüm an.. 

False Koyu'ndan tekneye bindik, 15 dakika yol gittik, bulunduğumuz deniz ve hatta okyanus tam olarak hangisinin sınırları içerisinde bilemiyorum, Hint Okyanusu'mu, yoksa Atlas Okyanusu'mu? Ardından, görmek istediğim yerdeydik. Uzaktayken karınca gibi görünen foklar, adaya yaklaştıkça daha büyüleyici gözükmeye başladı. Bazıları yüzüyor, bazıları ortalıkta dolanıyor ve ama çoğu güneşleniyordu. Koyulu açıklı kahve postlarıyla, Güney Afrika Kürklü fokları.. Capetown'a yakın bir ada da. Onlardan başka kimse yok, ve adanın üzerinde en az 500 bin fok. Su mavi, ada beyaz, onlar kahverengi. Doğa olması gerektiği renklerde.. ve çok huzurlu.. 
Ormanlarda gezmeyi, yürüyüşü, çadır kampını, sabahları kuş sesini geçtim ağaç uğultusuyla uyanmayı hep çok sevdim. Fakat, teknenin içinden onları izlediğim an, benim hayatımın en büyüleyici anıydı belki de. 

Ve evet çok huzurlu …

05.07.10 / Eskişehir

Kırkıncı kural;

"Aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır. Acaba ilahi aşk peşinde mi koşmalıyım mecazi mi, yoksa dünyevi, semavi ya da cismani mi diye sorma! Ayrımlar ayrımları doğurur. Aşk'ın ise hiçbir sıfata ve tamlamaya ihtiyacı yoktur.

Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya tam ortasındasındır, merkezinde, ya da dışındasındır, hasretinde."


nazwam sie Khan

Bir film izledim, etkilendim. My name is Khan. Filmi anlatmayacağım, anlatamayacağım kadar iyi. Hint filmlerini çocukluk zamanlarımdan beri sevdim zaten. Hatta eskiden Türk kanallarında çokça gördüğümüz bu değişik kültür, Bollywood' un bu kadar ilerlemesine rağmen neden artık bizim kanallarımıza gelmiyor veya getirtilmiyor. Aptal kutumuz, biraz daha az aptal kutu olurdu hem. Bizim, içeriğinde çoğunlukla hırs, aldatma, birbirinin kuyusunu kazma dizilerimiz her yana servis edilirken, artık Hollywood'la dahi yarışan bir film sektöründen neden bu kadar uzağız, zamanında çok yakınlaşmışken anlayamıyorum. Her neyse..
Uçuşla gittiğim ve bir kaç gün kaldığım da, Delhi ve Mumbai' de izlemek ayrı bir tat zaten, en azından buna sahibim damağımda. Siz istediğiniz kadar boşaltın televizyonlarımızı.
Evet, etkilendim. Tüm savaşları, tüm kavgaları ve tüm çatışmaları, ne çözer dersiniz? Evet, cevabı içinizden tekrarlıyorsunuz ve fakat siz de o kadar saçma, o kadar gerçek dışı şeyler görüyo…

Siyah

Black (2005)  filminden..

Bu parmaklar, Bay McNally, körlerin gözüdür,
dilsizlerin sesidir, sağırların şiiridir. Kaldır, kılıç olsun. Yumruk yap, güç olsun. Seni doyurabilir veya tokatlayabilir. Tanrıya da götürebilir, kapıya da...

Zindan

Bir anne kızına neden zindan ismini koyar?

Büyük olasılıkla, hiç Zindan isminde tanıdığınız olmadı, bu yüzden bu soru hiç aklınıza gelmedi. Zaten ben de karşılaştığımda ismin sahibi bir çocuk olmasaydı, bu soruyu o kişiye sorardım. Zindan'ın sınıf öğretmeni Ece, benim yakın arkadaşım. Akşam çaylar, kahveler yapılmış, sohbet ediyoruz, ben diyorum ki 'bir anne neden zindan ismini koyar ki evladına?' , ardından öğretmen arkadaşımın annesi cevap verdi. Meğer hikayeyi biliyormuş.

Zindan'ın annesinin başından geçen bir berdel olayı. Ben 'berdel' in ne olduğunu o hikayede öğrendim zaten. Erkeklerin kadınları çaprazlamaları, sen bizim aileden birini kaçırıyorsun, o zaman sizin aileden biri de bize gelecek! hesabı. Böylelikle Zindan'ın annesi berdelle karşı tarafa geçmiş, üzerinden zamanda geçmiş ve hamile kalmış. Fakat karşı taraf birbirinden ayrılmış. Berdelin usulünde de, kadınları çaprazlamak olduğundan, her hangi bir çiftte ayrılık yaşanırsa, diğer çiftte ayrıl…

Delilik üzerine..

Deliliğin bir seçim olduğunu düşünüyorum uzun zamandır. Yani öyle diğer rahatsızlıklar gibi, bizi arayıp bulan değil de, direk bizim tercih ettiğimiz bir ruh hali. Bahsettiğim delilik, çılgınca şeyler yapmak değil. Bahsettiğim delilik, sokakta aç be aç, yalnız, kimsesiz ve fakat bağırıp çağıran, ilgilenmek için kimsenin sorumluluğu üstüne almadığı, kimse almadıkça o sorumluluğu, kendini daha da bir koyuveren insan. Mesela, geçenlerde Çanakkale'de, oturuyorum dar bir sokakta, yoldaki masada, normal sesler, günlük, insan kalabalığı.. Sonra bir ara yoldan bir deli geçti, ve dışarıda masada oturan herkese tek tek ve bağırarak 'kime verdiysen ona git! orada ye!' dedi. Sokak boyunca, herkese. Tüm masalara tek tek. Adam gittiğinde artık hiç ses yoktu sokakta, o sokaktan başka kim geçse o şekil bir saygı duruşuna geçilir, bilemiyorum. Ama konu bu değil, konu deliliğin bir seçim olması. Bunu ilk ne zaman düşündüm? Babamla çok ciddi bir tartışma yaptığımızda, daha doğrusu onun bana …

Ne kadar güzel..

Propaganda (1999) filminden..

Ne kadar güzel bir gümrük muhafaza binası yaptın yav!
..
Ve ne kadar güzel bir sınır çizgisi çizdin böyle.. dümdüz!
..
Ve ne kadar güzel bir dikenli tel koydun!
..
Ve ne kadar güzel geçemeyeceğiz, öyle mi?!

Derin nefes

Çocukken olurdu böyle bana arada sırada. Derin nefes alamazdım. Çok net. Derince içimizi çekeriz ya, sanki alveolleri hissedercesine. Arada bir yani. Devamlı değil. Hüp diye çekeriz içimize ve hapsederiz ta derine. İşte bu garip hal, çocukluğumda olmuştu ilk. Arkadaşlarım koşturuyordu, ben koşarken derin nefes alamadığımdan, durup ellerimi kasıp, göğüs kafesimi açabildiğim kadar açıp, hakkım olan havayı teneffüs etmeye çalışıyordum da olmuyordu. Korkmuştum hatırlıyorum, annemlere söyleyememiştim. Sonra zaten geçti gitti..

Ta ki, yaş 27 olup hostes olana kadar, ve hatta hostes olalı 1 yılı geçip de en az 10 saatlik uzun uçuşlara başlayana kadar.. Off dedim kendi kendime, yapma bunu bana, zaten uçağın içinde oksijen biteyazıyor ve fakat yol bitmiyor. Ben de derin nefes alamazsam, kalp çarpıntısı falan derken çok fazla uzun uçuş yapmadım.. Geçti, gitti diyeyim..

Ta ki, düne kadar.. sıkıyorum ellerimi, genişletiyorum göğüs kafesimi genişletebildiğim kadar, olmuyor..

Şehir - Kavafis

Demek istedim..

"Bilgisayar başından ahkam kesmek kolay! Sokağa çık, bak herkes sokakta! Gücünü sokakta göster, klavye başında değil!" benzeri tweetlerden acaba kaç tane okudum Gezi zamanında.. her seferinde anlatmak istedim, 'ben çıktım dışarı, hatta daha ilk gün çıktım.. Eskişehir'de.. Hiç bir şey bilmiyorduk biber gazına dair.. kafede sıkıştık kaldık, yüzümüz yandı, gözlerimiz.. koştuk sokakta..gazın içinde.. korktum ben o gece..' 'o yüzden şimdi benden daha gençler, Eskişehir'in orta yerine çadır kuran gençler için baret aldım.. ben gelemiyorum, korkuyorum, madem siz eve girmeye niyetli değilsiniz, alın size 15 tane baret! kafanıza dikkat edin..'

Yüksekova'da polis tarafından 2 kişinin öldürülmesi zamanında.. "Gezi ruhu nereye gitti? öldürülen Kürt olunca sesinizi neden çıkarmıyorsunuz? Neden PKK ile bağdaştırıyorsunuz? Şimdi sokağa çıkmayacağız da ne zaman çıkacağız? " Hatta kişisel hesabıma, düşüncelerimden dolayı "sen ya ırkçısın, ya saf, ya…

Grev Günlükleri -3: Hak aramak böyle bir şey..

Hayatın monoton akışında seyrederken, karar mekanizmanı çalıştırman gereken bir durum oluşuyor.. Mesela adamlar çıkmış kampüsündeki ağaçları kesiyor, mesela adamlar çıkmış senin kürtaj hakkını elinden alıyor, mesela adamlar çıkmış ülkeni bir bir satıyor, mesela adamlar çıkmış senin çalıştığın dükkanı satıyor ama senin maaş içeride, veya adamlar çıkmış senin grev hakkını elinden alıyor, arkadaşlarını bir kalemde işten atıyor..

Sonuçta karar verilip, o eyleme geçiliyor. Eylem ne? Grev! 15 mayıs 2013.. 
Hak arıyorsun.. sendikanla birlikte.. Sendikanın değeri başka bir gün bu kadar anlaşılmazdı herhalde diyorsun içinden.. Sonra heyecanla anlatıyorsun herkese derdini, ona buna şuna, grevin 9. günü olmuş mesela, NTV yi arıyorsun, neredesiniz? diyorsun. Bu ülkede haber kanalı diye geçinen NTV nerede, kamerası nerede mikrofonu nerede? Sen direniyorsun ya, istiyorsun ki bütün dünya duysun. Yani aşık olduğun duyguya çok benziyor. Adamlar geliyor sonunda, çekiyor kalabalığı, içten içe gurur duyu…