Skip to main content

Blowin' in the wind

34 derece sıcakla bıraktığım İstanbul'dan 20 derece sıcaklıktaki Nairobi'ye doğru gidilen 6,5 saatlik yolculuktan sonra .. otel odasında.. perdeyi açıp şöyle bir baktım yine... ne kadar uzaktayım diye düşündüm.. uzaklığın verdiği bir boşlukta asılı kalma hissi. sanki ben gidince, herşey donup kalıyor, ta ki ben dönüp gelene kadar..
Çok mu gezdim ? hayır. 
Çok mu şey yaşadım ? hayır. 
Çok iyi fotoğraflar çektim mi? Bir iki tane belki..
Düşündüğümden daha ileri bir şehirdi, çünkü düşündüklerim Entebbe'de gördüklerimle sınırlıydı.. Ama değilmiş, her Afrika ülkesi fakirliğin veya yokluğun ta dibinde olmak zorunda değilmiş. Dolayısıyla şaşırdım, 2'den fazla katlı bina, güzel giyinmiş bir kadın ve bir kitapçı görünce. Sular sarı akmıyordu bu kez. Ve oteldeki şampuan saçımda köpürüyordu. Ama yine de bir Afrika resminin içindeydim ve bu kez objektiflerle barışık insanların olduğu bir Afrika resmiydi yaşadığım..
En çok satılan tahta türü objelerin olduğu bir pasaja girdik. İlerlemek ne mümkün, daha ilk dükkana girmek zorunda bırakılıyorsunuz. Girince de almak zorunda kalıyorsunuz, çünkü üstünüzde inanlmaz bir baskı hissediyorsunuz. Bir şeyin fiyatını mı sordunuz? "Good price!" alabileceğiniz tek cevap. "Choose what you want, then i will make discount for you.Because you are my sister! " Zar zor geçtiğimiz ikinci dükkan, birinciden daha büyüktü ama aynı dükkanı en az 6 kişi kullanıyordu, her duvardaki sergi birine aitti. Dolayısıyla duvardan duvara geçmeden bir önceki paranın ödenmesi gerekiyordu. Tabi o kadar karmaşık bir dükkanda 5 kişi tepenizde konuşunca dükkandan kaçarak çıkmak istiyorsunuz. Ama kafamda yine sorular vardı, biz 'beyaz kadınlar' 'siyah kadınların' en çok neyini merak ediyoruz?? tabi ki saçlarını :) Nasıl oluyor da oluyor? yani nasıl oluyor da bu saçlar böyle ilginç hallere giriyor? işin sırrı ne ? itiraf et be kadın diyerek dükkandaki kadının birini sorularımla taciz ettim. Meğer onunki örgüymüş, daha iki gün önce ördürmüş, bir ay sonra çözüyorlarmış, daha fazla dayanmazmış, işin içinde ilaç kimyasal falan yokmuş, onlar hurafeymiş, saçları çok sertmiş, o yüzden o kadar sıkıymış örgü, benim saçlarımı öyle örse yerlerinden çıkarmış...
Dolar geçer mi? Euro geçer mi? Siz ne isterseniz o geçer. Arkadaşımın cüzdanında Bişkek'ten kalmış somlarla bile alışveriş yaptık. Ardından üstümüzde değerli bir eşya olup olmadığını sordular.

Şimdi kabul etme zamanı; o ülkenin gerçekleriyle bizim ülkenin gerçekleri bir değil.
Yani; para Afrika için aynı Türkiye için aynı şey değil.
Su, Afrika için aynı Türkiye için aynı şey değil.
Yemek, Afrika için aynı Türkiye için aynı şey değil.

Peki şimdi siz kaç kulak daha istersiniz, Afrika'nın çığlığını duymak için?

"how many ears must one man have,
before he can hear people cry?"
-Blowin' in the wind



Comments

Popular posts from this blog

öjeni/öfeni

İnsan düşündükçe , baktığı açıyı genişletip sorguladıkça olaylar ve hatta gerçekler şekil değiştirir.
Ama düşünmek bile özgürlük gerektirir , özgürlük ise hayatımızın sınırlarını istediğimiz yere koyma halidir.Başta söylediğim gibi düşündükçe ve sorguladıkça şekil değiştiren kavramlardan biri de özgürlüktür. Bunu geniş bir örnekle anlatmak gerekirse, 19 . yüzyıl sonlarına doğru bir biyologun( Francis Galton ) düşünce sisteminden ‘öjeni’(eugenics) terimi ortaya çıkmıştır , Galton’a göre insanın bir çok özelliğine ait kalıtımının kontrol edilebilir ve yapay bir seçilime gidilebilir bunu sonucunda daha kaliteli veya kusursuz insanlar elde edilmiş olur. Kısaca anlamı ; anlamı kusursuz insan veya kusursuz insan geliştirme halidir. Öjeninin de iki yönü vardır , pozitif ve negatif .Pozitif öjeniye göre kusursuzluk insanı daha özgür kılabilir , sınırlarını genişletebilir, özgürleşme adına bi adım olabilir , ama negatif öjeni insanların elinden haklarını almaktadır , tercih edilmeyen bireylerin…

Kuytu

Üstüne methiyeler düzebileceğim, ya da akşamdan sabaha kadar uzun uzun bakabileceğim, ya da karın soğuğunu hissedebilecek kadar içine girebileceğim bir fotoğraf bu. Doğanın güzelliği, vahşiliğin içinde bile var olabilecek saflığı, uykunun verdiği huzuru, yalnızlığın sessizliği.. belki de hiç biri. Bilmiyorum. Tek bildiğim gördüğüm fotoğraf bir kediye ait.. üzerine kar yağıyor.. 'kuytu' diye bir şey yok.. sadece bir kedi ve kar.. 

Taşıdıkları şeyler

Eğer sabah kalktığınızda, yaşadığınız apartmanın arka duvarının delik deşik olmasını ve gecenin bir kısmını duyduğunuz silah seslerinin ardından girdiğiniz dolapta geçirmeyi savaştan sayıyorsanız, evet, ben bir savaşın içinden geçtim.
Savaşları sevmem. Savaş filmlerini severim. Bununla birlikte ilk kez savaşla ilgili bir kitap okudum; Taşıdıkları şeyler, Tim O'BRIEN
"Üsteğmen Jimmy Cross, New Jersey'deki Mount Sebastian Koleji'nin birinci sınıfında okuyan Martha adlı bir kızın gönderdiği mektupları taşırdı. Bazen zarfın kapağını yalardı, Martha'nın dilinin oraya değdiğini bilerek."

"(...) kendini savaşa, onları bekleyen bütün tehlikelere odaklanmaya zorladı, fakat aşk çok fazla geliyor, felç ediyordu onu. Martha'nın akciğerlerinde uyumak, onun kanını solumak ve avutulmak istiyordu. Bakire olmasını hem istiyor, hem istemiyordu. Onu tanımak istiyordu. Mahrem sırlarını öğrenmek: Neden şiir? Neden bu kadar hüzün? Gözlerindeki grilik neden?"…