Skip to main content

özlemeyi öğrenmek..

Burnuma gelen keskin kokuyla farkına vardım tekrar sokakta yürüdüğümün ve bir çöp tenekesinin yanından geçtiğimin. Anılara dalmak çin yeterince zamanım olmuştu raylı sistemde. Ve farkettim ki özlemeyi ilk Hakkari'de öğrendim ben. 2 sene kaldığımız doğu memleketinde, iki yılın arasında kalan yaz tatilinde annemler ablamı ve beni Gelibolu'ya göndermişti. Böylelikle hayatımda ilk kez annemden ayrılmıştım. Çok kötü hissediyordum kendimi ama ablama bile anlatamıyordum derdimi çünkü o buluğ çağına girmişti ve annemlerden uzak olma halinden keyif bile alabilecekken beni ve benim çocuksu duygularımı anlaması çok zordu. Ame benim de o yaşta bu anlayışa sahip olmam imkansızdı. Annemi çok özlüyordum. Gece yatmadan dua ediyordum yarım saat kadar. Annemlere bişey olmasın. Uzaktayız. Aile bireylerinden kimseye bir şey olmasın. Annemle telefonda konuşabilmek için PTT'ye gidiyorduk ablamla, bir jetonluk konuşuyorduk ve hiçbirşeye yetmiyordu o bir jeton. Ne anlatabilirdim ki zaten bir jetonluk zamanda. Amcamların evinde örümcek olduğu için korktuğumu ve uyuyamadığımı, uyuyan bir köreği severken beni ısırdığını, kuduz aşısı vurulmaya başladığımı ama köpeğin kuduz olmadığını, onu çok özlediğimi, ne zaman geleceklerini çok merak ettiğimi... hangi birini ? 
Sonra biraz daha büyüdüm ve o zamanlar beni anlamadığını düşündüğüm ve devamlı birbirimizi yemekten başka bir şey yapmadığımız ablam üniversiteye gitti. İkinci kez özlem çekme zamanı gelip hayatıma girmişti. Meğerse ablamla birbirimizi yemekten çok daha başka şeyler de yapıyormuşuz, o yaşa kadar birlikte büyüdüğümüz odada tek başıma kalınca anlamıştım. Biraz geç olsa da.. bir bağ kuruldu aramızda.. ablam evden gittikten sonra. Ben de devamlı mektup yazdım ablama. Onu çok özledim hep. Arada bir geldi eve.. ziyarete.. ama 1 haftadan fazla olmadı hiç. Bir hafta kalması da nadiren gerçekleşti. Geldiği gibi giderdi.. 2 ya da 3 gün. Hiç uyumak istemezdim o geldiğinde. Uyuyunca günler geçerdi. Gelince doldurduğu yer, gidince koca bir boşluk gibi kalırdı. Odama gitmek istemezdim tek başıma. Onu en çok ben özlerdim. Sonuçta annemin oda arkadaşı yanındaydı, giden benim oda arkadaşımdı. 
Biraz daha büyüdüm. Aşık oldum. Bir kez daha içime sindire sindire özlüyorum. Uzaklaşınca anlıyorum meğer çay bahçesinde karşılıklı oturup çekirdek çıtlattığımız an ne kadar değerliymiş. Şimdi önümüzde, özlemle dolup taşacak bir yaz mevsimi var..

'Kimsenin kimseyi tanımadığı ne güzel bir yazdı,
Cin içiyordum gene.
Mevsimlerden yaz olsa bile,
ben cin içerken kar yağardı. '

E. Cansever

Comments

Popular posts from this blog

öjeni/öfeni

İnsan düşündükçe , baktığı açıyı genişletip sorguladıkça olaylar ve hatta gerçekler şekil değiştirir.
Ama düşünmek bile özgürlük gerektirir , özgürlük ise hayatımızın sınırlarını istediğimiz yere koyma halidir.Başta söylediğim gibi düşündükçe ve sorguladıkça şekil değiştiren kavramlardan biri de özgürlüktür. Bunu geniş bir örnekle anlatmak gerekirse, 19 . yüzyıl sonlarına doğru bir biyologun( Francis Galton ) düşünce sisteminden ‘öjeni’(eugenics) terimi ortaya çıkmıştır , Galton’a göre insanın bir çok özelliğine ait kalıtımının kontrol edilebilir ve yapay bir seçilime gidilebilir bunu sonucunda daha kaliteli veya kusursuz insanlar elde edilmiş olur. Kısaca anlamı ; anlamı kusursuz insan veya kusursuz insan geliştirme halidir. Öjeninin de iki yönü vardır , pozitif ve negatif .Pozitif öjeniye göre kusursuzluk insanı daha özgür kılabilir , sınırlarını genişletebilir, özgürleşme adına bi adım olabilir , ama negatif öjeni insanların elinden haklarını almaktadır , tercih edilmeyen bireylerin…

Kuytu

Üstüne methiyeler düzebileceğim, ya da akşamdan sabaha kadar uzun uzun bakabileceğim, ya da karın soğuğunu hissedebilecek kadar içine girebileceğim bir fotoğraf bu. Doğanın güzelliği, vahşiliğin içinde bile var olabilecek saflığı, uykunun verdiği huzuru, yalnızlığın sessizliği.. belki de hiç biri. Bilmiyorum. Tek bildiğim gördüğüm fotoğraf bir kediye ait.. üzerine kar yağıyor.. 'kuytu' diye bir şey yok.. sadece bir kedi ve kar.. 

Taşıdıkları şeyler

Eğer sabah kalktığınızda, yaşadığınız apartmanın arka duvarının delik deşik olmasını ve gecenin bir kısmını duyduğunuz silah seslerinin ardından girdiğiniz dolapta geçirmeyi savaştan sayıyorsanız, evet, ben bir savaşın içinden geçtim.
Savaşları sevmem. Savaş filmlerini severim. Bununla birlikte ilk kez savaşla ilgili bir kitap okudum; Taşıdıkları şeyler, Tim O'BRIEN
"Üsteğmen Jimmy Cross, New Jersey'deki Mount Sebastian Koleji'nin birinci sınıfında okuyan Martha adlı bir kızın gönderdiği mektupları taşırdı. Bazen zarfın kapağını yalardı, Martha'nın dilinin oraya değdiğini bilerek."

"(...) kendini savaşa, onları bekleyen bütün tehlikelere odaklanmaya zorladı, fakat aşk çok fazla geliyor, felç ediyordu onu. Martha'nın akciğerlerinde uyumak, onun kanını solumak ve avutulmak istiyordu. Bakire olmasını hem istiyor, hem istemiyordu. Onu tanımak istiyordu. Mahrem sırlarını öğrenmek: Neden şiir? Neden bu kadar hüzün? Gözlerindeki grilik neden?"…