Skip to main content

i y i k i k i t a p l a r v a r . . .


"Kendi yalnızlığını zenginleştirmeyi bilmeyen kimse, telaşlı kalabalığın içinde de tek başına kalmayı bilmez." diye yazmış bir şehir planlamacı. Ardından kitaplığıma şöyle bir bakış atıyorum. Yalnızlığımı zenginleştirdiğim kitaplarım acaba aynı zamanda beni yalnız kılmıyorlar mı? belli bir sayıdan sonra artık onların esiri olduğumuzu söyleyen Selçuk Altun değil miydi zaten? Şimdi sokaklarına alışık olmadığım, evime en yakın kitapçısını sevmediğim, hiç benimmiş gibi gelmeyen bir evin ve mobilyaların içinde bana ait olduğuna emin olduğum tek bir şey var o da; kitaplarım...

Ama emin değilim, onlar sayesinde yalnızlık zenginleşiyor mu yoksa daha bir kabuğuna mı kaçıyor insan, dokunduktan sonra ortadan kaybolan minarenin içindeki böcek gibi. Ondan sonra yüzünü gören cennetlik hayvanın. Tabiki zaman yolcusu Henry, karısı Clare, pskiyatrist Ernest ve hastaları olmasa zaman daha bir çekilmez olabilirdi. Bitmez yani bu kitap kahramanları, yalnız bırakmazlar insanı hayal dünyalarında. Sağolsunlar.

Sabah uyandık yalnızlığım ve ben. Gerçi yalnızlığım hemen uyanmak istemedi çünkü erken uyanınca gün geçmiyormuş ve ben onun başının etini yiyormuşum öyle diyor. Ama geç uyanınca da bir de o baş ağrısıyla yalnızlık hiç çekilmez oluyor farkında değil. Ben aslında ona 'dışarı çık gez' falan dedim, 'benimle durma' dedim. 'Sen burdayken içim sıkılıyor' dedim. Yüzüme öyle bir bakıyor ki sanki dünyada diğer kalan tüm insanlar bir araya gelmiş de süper bir partide eğleniyorlar bir tek ben böyle evde tek başınaymışım gibi. Çok acınası bir durumdaymışım gibi yani. O yüzden 'çık gez' dedim. Ben de şu şirketin eğitimini tamamladım o arada. Ama geri geldi yalnızlığım. Neymiş, soğukmuş. Eve geldi, oturdu baş köşeye. Ben sana erken uyandırma beni demiştim bakışları atıyor bana doğru. Onunla başa çıkmak zor, hele ki saat daha öğlen 3 se. Acaba ben çıksam dışarı, o evde kalır mı? yoksa peşimden mi gelir.

Yalnızlığıma bir kişilik olgusu yüklersem belki yalnızlığımla, yalnızlığımı paylaşınca yalnızlığımdan kurtulup onu kalabalıklaştırabileceğimi düşündüm. Böylece iki kişi olucaz evde. Ben ve çekilmez yalnızlığım.


-
'Çok'luğun içinde mi başlıyor kaybetme korkusu? Çok sevdiğinde, çok içtiğinde, çok okuduğunda? Bir şeye sahip olduğun zaman başladığı kesin de, korkuyu anksiyeteye bağlayacak çizgi nerde keskinleşiyor onu merak ediyorum ben en çok. Mesela daha fazla yazabilirim, yazdıklarımı yayınlamak için sağı solu araştırabilirim. Ama niye yapmıyorum? Çünkü korkuyorum. O kadar çok insan var ki ve o kadar çok cümle.. Boşlukta dolanan.. Asılı kalmış.. Bunu en iyi sahafın birine girince hissediyorum. Dört bir yanım kitapken. İnsanların anlatacak ne çok şeyi varmış meğer.. diyorum kendi kendime.. Bu kalabalığın içinden kendi cümlelerimle sıyrılmak daha doğrusu sıyrılamamak çok korkutuyor beni. İşte tam da bu yüzden başlamadan bitiyor bir macera. Cümlelerimin istediğim kadar güçlü olamamasından doğan bir korku bu.. O güç cümlelerde mi yoksa içimde mi olmalı tartışılır. Ama korku içimde. Daha niceleriyle.. Daha nice kaybetme korkuları var içimde.. Ve bugün bir kadın. Televizyonda. Kendinden emin. Şöyle dedi:"kaybetme korkusu olan insan mutlaka kaybeder!" şimdi artık kaybetme korkumdan dolayı kaybedebileceğimden korkuyorum.

Keyifsiz bir cuma ertesisinde korkuda terfi ettim. neydi o her yere uyan iki kelime? hayırlısı olsun.


-
Kadın adamı özlemiş. ve demiş ki; peki neden şu an yanında değilim? neden seni öpüp koklayamıyorum? Maç izlemek için bara gittiği yerde maçın öncesinde kitap okuyan adam hımm demiş çünkü yarın çalışacaksın. onun için. İç çekmiş kadın, zaten kendi zihnininde bir çok kez tekrarlamış olduğu bu cümle onu tatmin etmediği için sormuş olduğu soruya aldığı cevaba karşılık. Ve iç çekmesinin sebebini adama da anlatmış. Adamın normal bir erkeğe oranla daha yüksek olduğuna emin olduğu duygusal zekasını böyle anlarda (özlediği anlarda..) zorlamayı seviyormuş kadın. Buna karşılık adam okuduğu kitaptan bir alıntı yollamış kadının telefonuna. Kadın okumuş. Adam beklemiş. Kadın daha fazla bir şey söylemeyi gereksiz bulmuş. Adamla kadın iki insanın birbirini nadiren anlayabildiği o ince çizgide, bu kez Hakan Günday'ın bir cümlesi sayesinde buluşmuş:

Beden yerine zihinle nefret etmek cinayetleri, beden yerine zihinle sevmek ise yalanları azaltır. Beden yerine zihinle çalışmak işsizliği, beden yerine zihinle var olmak tatminsizliği yok eder.

Comments

Popular posts from this blog

öjeni/öfeni

İnsan düşündükçe , baktığı açıyı genişletip sorguladıkça olaylar ve hatta gerçekler şekil değiştirir.
Ama düşünmek bile özgürlük gerektirir , özgürlük ise hayatımızın sınırlarını istediğimiz yere koyma halidir.Başta söylediğim gibi düşündükçe ve sorguladıkça şekil değiştiren kavramlardan biri de özgürlüktür. Bunu geniş bir örnekle anlatmak gerekirse, 19 . yüzyıl sonlarına doğru bir biyologun( Francis Galton ) düşünce sisteminden ‘öjeni’(eugenics) terimi ortaya çıkmıştır , Galton’a göre insanın bir çok özelliğine ait kalıtımının kontrol edilebilir ve yapay bir seçilime gidilebilir bunu sonucunda daha kaliteli veya kusursuz insanlar elde edilmiş olur. Kısaca anlamı ; anlamı kusursuz insan veya kusursuz insan geliştirme halidir. Öjeninin de iki yönü vardır , pozitif ve negatif .Pozitif öjeniye göre kusursuzluk insanı daha özgür kılabilir , sınırlarını genişletebilir, özgürleşme adına bi adım olabilir , ama negatif öjeni insanların elinden haklarını almaktadır , tercih edilmeyen bireylerin…

Kuytu

Üstüne methiyeler düzebileceğim, ya da akşamdan sabaha kadar uzun uzun bakabileceğim, ya da karın soğuğunu hissedebilecek kadar içine girebileceğim bir fotoğraf bu. Doğanın güzelliği, vahşiliğin içinde bile var olabilecek saflığı, uykunun verdiği huzuru, yalnızlığın sessizliği.. belki de hiç biri. Bilmiyorum. Tek bildiğim gördüğüm fotoğraf bir kediye ait.. üzerine kar yağıyor.. 'kuytu' diye bir şey yok.. sadece bir kedi ve kar.. 

Taşıdıkları şeyler

Eğer sabah kalktığınızda, yaşadığınız apartmanın arka duvarının delik deşik olmasını ve gecenin bir kısmını duyduğunuz silah seslerinin ardından girdiğiniz dolapta geçirmeyi savaştan sayıyorsanız, evet, ben bir savaşın içinden geçtim.
Savaşları sevmem. Savaş filmlerini severim. Bununla birlikte ilk kez savaşla ilgili bir kitap okudum; Taşıdıkları şeyler, Tim O'BRIEN
"Üsteğmen Jimmy Cross, New Jersey'deki Mount Sebastian Koleji'nin birinci sınıfında okuyan Martha adlı bir kızın gönderdiği mektupları taşırdı. Bazen zarfın kapağını yalardı, Martha'nın dilinin oraya değdiğini bilerek."

"(...) kendini savaşa, onları bekleyen bütün tehlikelere odaklanmaya zorladı, fakat aşk çok fazla geliyor, felç ediyordu onu. Martha'nın akciğerlerinde uyumak, onun kanını solumak ve avutulmak istiyordu. Bakire olmasını hem istiyor, hem istemiyordu. Onu tanımak istiyordu. Mahrem sırlarını öğrenmek: Neden şiir? Neden bu kadar hüzün? Gözlerindeki grilik neden?"…