Saturday, November 26, 2011

i y i k i k i t a p l a r v a r . . .


"Kendi yalnızlığını zenginleştirmeyi bilmeyen kimse, telaşlı kalabalığın içinde de tek başına kalmayı bilmez." diye yazmış bir şehir planlamacı. Ardından kitaplığıma şöyle bir bakış atıyorum. Yalnızlığımı zenginleştirdiğim kitaplarım acaba aynı zamanda beni yalnız kılmıyorlar mı? belli bir sayıdan sonra artık onların esiri olduğumuzu söyleyen Selçuk Altun değil miydi zaten? Şimdi sokaklarına alışık olmadığım, evime en yakın kitapçısını sevmediğim, hiç benimmiş gibi gelmeyen bir evin ve mobilyaların içinde bana ait olduğuna emin olduğum tek bir şey var o da; kitaplarım...

Ama emin değilim, onlar sayesinde yalnızlık zenginleşiyor mu yoksa daha bir kabuğuna mı kaçıyor insan, dokunduktan sonra ortadan kaybolan minarenin içindeki böcek gibi. Ondan sonra yüzünü gören cennetlik hayvanın. Tabiki zaman yolcusu Henry, karısı Clare, pskiyatrist Ernest ve hastaları olmasa zaman daha bir çekilmez olabilirdi. Bitmez yani bu kitap kahramanları, yalnız bırakmazlar insanı hayal dünyalarında. Sağolsunlar.

Sabah uyandık yalnızlığım ve ben. Gerçi yalnızlığım hemen uyanmak istemedi çünkü erken uyanınca gün geçmiyormuş ve ben onun başının etini yiyormuşum öyle diyor. Ama geç uyanınca da bir de o baş ağrısıyla yalnızlık hiç çekilmez oluyor farkında değil. Ben aslında ona 'dışarı çık gez' falan dedim, 'benimle durma' dedim. 'Sen burdayken içim sıkılıyor' dedim. Yüzüme öyle bir bakıyor ki sanki dünyada diğer kalan tüm insanlar bir araya gelmiş de süper bir partide eğleniyorlar bir tek ben böyle evde tek başınaymışım gibi. Çok acınası bir durumdaymışım gibi yani. O yüzden 'çık gez' dedim. Ben de şu şirketin eğitimini tamamladım o arada. Ama geri geldi yalnızlığım. Neymiş, soğukmuş. Eve geldi, oturdu baş köşeye. Ben sana erken uyandırma beni demiştim bakışları atıyor bana doğru. Onunla başa çıkmak zor, hele ki saat daha öğlen 3 se. Acaba ben çıksam dışarı, o evde kalır mı? yoksa peşimden mi gelir.

Yalnızlığıma bir kişilik olgusu yüklersem belki yalnızlığımla, yalnızlığımı paylaşınca yalnızlığımdan kurtulup onu kalabalıklaştırabileceğimi düşündüm. Böylece iki kişi olucaz evde. Ben ve çekilmez yalnızlığım.


-
'Çok'luğun içinde mi başlıyor kaybetme korkusu? Çok sevdiğinde, çok içtiğinde, çok okuduğunda? Bir şeye sahip olduğun zaman başladığı kesin de, korkuyu anksiyeteye bağlayacak çizgi nerde keskinleşiyor onu merak ediyorum ben en çok. Mesela daha fazla yazabilirim, yazdıklarımı yayınlamak için sağı solu araştırabilirim. Ama niye yapmıyorum? Çünkü korkuyorum. O kadar çok insan var ki ve o kadar çok cümle.. Boşlukta dolanan.. Asılı kalmış.. Bunu en iyi sahafın birine girince hissediyorum. Dört bir yanım kitapken. İnsanların anlatacak ne çok şeyi varmış meğer.. diyorum kendi kendime.. Bu kalabalığın içinden kendi cümlelerimle sıyrılmak daha doğrusu sıyrılamamak çok korkutuyor beni. İşte tam da bu yüzden başlamadan bitiyor bir macera. Cümlelerimin istediğim kadar güçlü olamamasından doğan bir korku bu.. O güç cümlelerde mi yoksa içimde mi olmalı tartışılır. Ama korku içimde. Daha niceleriyle.. Daha nice kaybetme korkuları var içimde.. Ve bugün bir kadın. Televizyonda. Kendinden emin. Şöyle dedi:"kaybetme korkusu olan insan mutlaka kaybeder!" şimdi artık kaybetme korkumdan dolayı kaybedebileceğimden korkuyorum.

Keyifsiz bir cuma ertesisinde korkuda terfi ettim. neydi o her yere uyan iki kelime? hayırlısı olsun.


-
Kadın adamı özlemiş. ve demiş ki; peki neden şu an yanında değilim? neden seni öpüp koklayamıyorum? Maç izlemek için bara gittiği yerde maçın öncesinde kitap okuyan adam hımm demiş çünkü yarın çalışacaksın. onun için. İç çekmiş kadın, zaten kendi zihnininde bir çok kez tekrarlamış olduğu bu cümle onu tatmin etmediği için sormuş olduğu soruya aldığı cevaba karşılık. Ve iç çekmesinin sebebini adama da anlatmış. Adamın normal bir erkeğe oranla daha yüksek olduğuna emin olduğu duygusal zekasını böyle anlarda (özlediği anlarda..) zorlamayı seviyormuş kadın. Buna karşılık adam okuduğu kitaptan bir alıntı yollamış kadının telefonuna. Kadın okumuş. Adam beklemiş. Kadın daha fazla bir şey söylemeyi gereksiz bulmuş. Adamla kadın iki insanın birbirini nadiren anlayabildiği o ince çizgide, bu kez Hakan Günday'ın bir cümlesi sayesinde buluşmuş:

Beden yerine zihinle nefret etmek cinayetleri, beden yerine zihinle sevmek ise yalanları azaltır. Beden yerine zihinle çalışmak işsizliği, beden yerine zihinle var olmak tatminsizliği yok eder.

Sunday, November 20, 2011

gündüz yarasaları..

(...)

geceyi düşleriz gündüzken,
geceyken de gündüzü--
yitirebileceklerimiz yitiktir
onlardan uzaktayken -- ama
özleriz, döneriz yeniden
yitirmeden
yitirebileceklerimizi
yitiremediklerimize.
yitirebilirdik, deriz;
ama yalnızca bir fiil çekimi bu--
tutsaklıklara bağlamışız özgürlüğümüzü.
gündüz yarasalarıyız biz.

(...)

koy başını omuzuma yine.
aldırma, söylenmeden kalsın
düşünülmedikler, bilinmedikler -- bırak
unutulsun geridekiler, özlensin ileridekiler -- bırak
yansısın camda donuk ışık, usulca ışıldarken
sabah, aydınlanırken uçup geçen yeşillik.
gel -- uyuyalım güneş görününce,
aşınca tepeyi göz kamaştırıcı ışık.
uyanacağız nasılsa, dikelmeden ışınlar,
dümdüz, aklaştırıcı olacak yeniden bakışımız.
ama şimdi -- sanki sevdalı gibiyiz şimdi,
sanki karanlıkta sezinledik aydınlığın başladığı yeri--
şimdi kurduk sanki geceyi gündüzle,
şimdi kuruttuk sanki gündüzü geceyle--
aydınlığın karanlığında görür gözlerimiz.
gündüz yarasalarıyız biz.

Oruç Aruoba

Saturday, November 19, 2011

~

"Nasıl oluyor da hep seni bekliyorum?"

"Çünkü mükemmel bir DNA' n var. Ve sıcak bir patates gibi zamanda oradan oraya savrulmuyorsun. Ayrıca sabır çok önemli bir meziyettir."

Zaman Yolcusunun Karısı'ndan..

Camdan mezbahalar *

Bu yazıda hayvanlara yapılan işkencelerin videosunu neden izlemediğinizi ve neden izlemeniz gerektiğini yazıcam. " Kaz tüyünün n...