Skip to main content

Taşıdıkları şeyler

Eğer sabah kalktığınızda, yaşadığınız apartmanın arka duvarının delik deşik olmasını ve gecenin bir kısmını duyduğunuz silah seslerinin ardından girdiğiniz dolapta geçirmeyi savaştan sayıyorsanız, evet, ben bir savaşın içinden geçtim.
Savaşları sevmem. Savaş filmlerini severim. Bununla birlikte ilk kez savaşla ilgili bir kitap okudum; Taşıdıkları şeyler, Tim O'BRIEN

"Üsteğmen Jimmy Cross, New Jersey'deki Mount Sebastian Koleji'nin birinci sınıfında okuyan Martha adlı bir kızın gönderdiği mektupları taşırdı. Bazen zarfın kapağını yalardı, Martha'nın dilinin oraya değdiğini bilerek."

"(...) kendini savaşa, onları bekleyen bütün tehlikelere odaklanmaya zorladı, fakat aşk çok fazla geliyor, felç ediyordu onu. Martha'nın akciğerlerinde uyumak, onun kanını solumak ve avutulmak istiyordu. Bakire olmasını hem istiyor, hem istemiyordu. Onu tanımak istiyordu. Mahrem sırlarını öğrenmek: Neden şiir? Neden bu kadar hüzün? Gözlerindeki grilik neden?"

Okuduklarımın bilinçaltımı harekete geçirmesi nedeniyle uykusuz kalmaktayım bugün. Ben evimdeyim, elimde kitabım, zihnimse 93-94 yıllarında dolaşmakta. İlkokul 4 ve 5. sınıfı okuduğum dönem. Çocuk beyninden korkmak lazım. Neyi görüp, nasıl yorumlayıp, kaç yıl saklayacağı hiç belli olmaz. Hakkari'ye tayinimiz çıkmış, babamın bizi başka bir şehirde bırakmaya gönlü el vermemiş. Toplamışız pılıyı pırtıyı, gitmişiz Türkiye'nin en doğusuna. İlk geceden çıkmış çatışma, meğer ben o gece yorgunlukla erken uyumuşum. Hayatımdaki ilk çatışma ben uyurken olmuş..

"Duruşları dikti genellikle, onurlu. Fakat panikledikleri zamanlar olurdu arada sırada; çığlık attıkları ya da çığlık atmak isteyip atamadıkları; seğirdikleri ve inledikleri ve başlarını örttükleri ve İsa aşkına dedikleri ve yerde yuvarlandıkları ve körlemesine ateş ettikleri ve sindikleri ve hıçkırdıkları ve gürültünün kesilmesi için yalvardıkları ve sapıttıkları; ölmemeyi umarak kendilerine ve Tanrı'ya ve annelerine ve babalarına tuhaf vaatlerde bulundukları zamanlar."

Evimizin duvarında asılı tüfek, vitrinin içindeki mermiler, lojmanın karşısındaki Sümbül Dağı.. Kantindeki asker abi, nöbetteki asker abi, telefonun ucundaki asker abi, kuafördeki asker abi, hastanedeki asker abi.. Çok anlamlı bir şey değildi benim için 'çatışma'. Hatta sesleri duyup ışıkları kapattığımızda, bir keresinde, ablam camdan bakmıştı, bana yatağın kenarına girmem söylenmişti, aslında ablama da aynısı söylenmişti ama işte o pencerenin kenarına geçip, perdenin köşesini küçücük açıp dışarı bakmıştı ve görmüştü. İzli mermileri.. kırmızı izler bırakıyorlarmış ardlarında, söylediğine göre ablamın.


"Savaş cehennemdir, fakat bu gerçeğin yarısını bile yansıtmaz, çünkü aynı zamanda gizemdir savaş; dehşettir, serüvendir, cesarettir, keşiftir, kutsaldır, merhamettir, umutsuzluktur, özlemdir, sevgidir. Savaş pistir; savaş eğlencelidir. Savaş heyecan vericidir; savaş ağır iştir. Savaş seni erkek yapar; savaş seni öldürür."


2 sene yaşadığımız Hakkari'den Muğla'ya tayinimiz çıktı, orda yaşamaya başladık. Annemle babamın içindeki düşünceleri bilememekle birlikte benimkiler bana ağır gelmekteydi. Ve bir akşam yemeğinde babama şu soruyu yönelttim " baba sen hiç birini öldürdün mü?" bu soruyu sormak için yeterince küçük olmak gerekiyordu yani bu soruyu sorduğunuz için size kızılamayacak kadar küçük olmalıydınız. Belli bir yaştan sonra bu soruyu soramazdınız. Ben de sordum gitti. Babam "bana bir daha böyle bir şey sorma" dedi ve yemek masasından kalkıp odaya gitmemi söyledi.

"Kızım Kathleen dokuz yaşındayken bana birini öldürüp öldürmediğimi sordu. Savaşı ve savaşa asker olarak katıldığımı biliyordu. 'Sürekli savaş hikayeleri yazdığına göre..' dedi, 'birini öldürmüş olmalısın.' Zor bir andı fakat bana o sırada doğru geleni yaptım. O da 'tabi ki hayır ' demekti. "

Ordan döndükten sonra kimseye bir şey anlatmadım. Uzun bir süre. Çocukluk aklımla yeni gördüğüm şeylere odaklandım. Yeni okuluma, arkadaşlarıma. Nerden geldin diye sorduklarında verdiğim cevaba karşılık gözlerini büyülterek baktılar yüzüme. Bir hikaye beklediler belki. Fakat görüp kaydettiklerim derinlerdeydi ilk yıllarda. Anlatacak pek bir şeyim yoktu kimseye. Ne o şehirden, ne o şehrin köpeklerinden ne de mermilerinden bahsediyordum. Unutmuştum gitmişti. Ta ki babamla bir savaş filmi izlemeye gidene kadar. 'Rüzgarla Konuşanlar' isimli filmde kendimi zor attım sinemadan dışarı. Lisedeydim. Yıllar geçmişti. O seslerin üzerinden. Ama dün gibiydi. Sarıldım babama, ağladım sinemada. İkimizin yarasıydı. İyiki yanımdaydı. Nasıl hissettiğimi bir tek o anlardı.


"Kırk üç yaşındayım ve savaş yarım ömür önce yaşandı, fakat anımsarken şimdiye dönüşüyor. Ve bazen anımsamak insanı bir hikayeye götürür, bu da onu ebedi kılar. Bu yüzden var hikayeler. Geçmişi geleceğe bağlamak için. Bir yerlerden başka bir yerlere nasıl geldiğini hatırlayamadığın, gecenin geç saatleri için. Sonsuza dektir hikayeler; bellek silininceye, geriye hikayeden başka hatırlayacak bir şey kalmayıncaya dek."

Comments

Popular posts from this blog

öjeni/öfeni

İnsan düşündükçe , baktığı açıyı genişletip sorguladıkça olaylar ve hatta gerçekler şekil değiştirir.
Ama düşünmek bile özgürlük gerektirir , özgürlük ise hayatımızın sınırlarını istediğimiz yere koyma halidir.Başta söylediğim gibi düşündükçe ve sorguladıkça şekil değiştiren kavramlardan biri de özgürlüktür. Bunu geniş bir örnekle anlatmak gerekirse, 19 . yüzyıl sonlarına doğru bir biyologun( Francis Galton ) düşünce sisteminden ‘öjeni’(eugenics) terimi ortaya çıkmıştır , Galton’a göre insanın bir çok özelliğine ait kalıtımının kontrol edilebilir ve yapay bir seçilime gidilebilir bunu sonucunda daha kaliteli veya kusursuz insanlar elde edilmiş olur. Kısaca anlamı ; anlamı kusursuz insan veya kusursuz insan geliştirme halidir. Öjeninin de iki yönü vardır , pozitif ve negatif .Pozitif öjeniye göre kusursuzluk insanı daha özgür kılabilir , sınırlarını genişletebilir, özgürleşme adına bi adım olabilir , ama negatif öjeni insanların elinden haklarını almaktadır , tercih edilmeyen bireylerin…

Kuytu

Üstüne methiyeler düzebileceğim, ya da akşamdan sabaha kadar uzun uzun bakabileceğim, ya da karın soğuğunu hissedebilecek kadar içine girebileceğim bir fotoğraf bu. Doğanın güzelliği, vahşiliğin içinde bile var olabilecek saflığı, uykunun verdiği huzuru, yalnızlığın sessizliği.. belki de hiç biri. Bilmiyorum. Tek bildiğim gördüğüm fotoğraf bir kediye ait.. üzerine kar yağıyor.. 'kuytu' diye bir şey yok.. sadece bir kedi ve kar..