Skip to main content

Sude hanım

Sude hanım durdurdu zamanı. O da biliyordu zaman hiç kimseyi ve hiç bir şeyi durup beklemediği gibi ona da bir güzellik yapmayacaktı. Biliyordu Sude hanım. Ona diyeceklerdi ki "sağlam durman lazım", " ölenle ölünmez".. Biliyordu Sude hanım herkes ve herşey hayatına devam edecekti. Dünya dönmeye, mevsimler geçmeye, akşamlar bitmeye, gelenler gitmeye devam edecekti. Çocukları gelip halını hatrını soracak, yalnızlığını bir günlük, bir bayramlık paylaşıp hayatlarına geri döneceklerdi. Biliyordu Sude hanım komşular örgü örerken onun çaresizliğinden bahsedecek, mahallede bir süre dedikoduların baş kahramanı olacaktı. Bugün oturacak yer kalmamış evde yarın bir Sude hanım bir de in ile cin olacaktı. Giysiler yavaş yavaş eskiyecek, dolapta durdukça üstüne rutubet kokusu sinecekti. Ve bunun çok kötü bir şey olduğunu hissediyordu . Çünkü onun kokusu zamanla silinecekti, yataktan, yastıktan, giysilerinden.. Balayında otelin balkonunda çekildikleri resmin asılı olduğu çerçeve, son doğum gününde eşinin aldığı masa saati, onun eşine evlilik yıldönümünde aldığı kol saati.. hepsi eskiyip tozlanacak, gitgide sararıp bozulacaktı. Başına gelecekleri biliyordu Sude hanım. Kahvaltı yapmak istemeyecek, her gün keyifle içtiği çayı içmeyecek, gazetedeki haberleri takip etmeyecek ve hatta merak etmeyecekti. Perdenin ardıyla ilgilenmeyecek, eve girenler için yüzüne kondurduğu gülümseme gelenler giden kadar devam edecekti. Ardından zaten o evden çıkmayacaktı. Midesini hissetmediği, masaya yalnız oturmak istemediği için acıkmayacaktı bir kez daha. Buzdolabındaki yoğurt ekşiyecek, ekmek küflenecek, süt bozulacaktı. Varsın aksın zaman, güneş doğsun, güneş batsın, insanlar işe gitsin, işten dönsün.. ama artık onun evinde zaman akmayacaktı.

Durdurdu saati Sude hanım 10'u 10 geçeye.. Ziyarete gelenler saatin bozulduğunu sandı, alıp eline yaptı bir dengesiz. Bilmiyorlardı ki yatak odasında, komodinin üstündeki masa saati de duruyordu 10:10'da, çalışma odasındaki duvar saati de, Sude hanımın kol saati de. Zaten Sude hanım ziyarete gelenler gider gitmez saati eline alıp, zamanı geri aldı ve durdurdu aynı yerde. Evi temizledi ve çöpe attı tüm teselli cümlelerini. Hiçbirinin dediği gibi zaman akmaya devam etmeyecekti, Sude hanım o kadar güçlü bir kadın değildi.

Zaman dünyanın geri kalan heryerinde aynı hızıyla ve ya aynı yavaşlığıyla akmaya devam edebilirdi, fakat o evde zaman durmuştu. Ve biliyordu Sude hanım bir daha hiç acıkmayacaktı karnı.

Comments

Popular posts from this blog

öjeni/öfeni

İnsan düşündükçe , baktığı açıyı genişletip sorguladıkça olaylar ve hatta gerçekler şekil değiştirir.
Ama düşünmek bile özgürlük gerektirir , özgürlük ise hayatımızın sınırlarını istediğimiz yere koyma halidir.Başta söylediğim gibi düşündükçe ve sorguladıkça şekil değiştiren kavramlardan biri de özgürlüktür. Bunu geniş bir örnekle anlatmak gerekirse, 19 . yüzyıl sonlarına doğru bir biyologun( Francis Galton ) düşünce sisteminden ‘öjeni’(eugenics) terimi ortaya çıkmıştır , Galton’a göre insanın bir çok özelliğine ait kalıtımının kontrol edilebilir ve yapay bir seçilime gidilebilir bunu sonucunda daha kaliteli veya kusursuz insanlar elde edilmiş olur. Kısaca anlamı ; anlamı kusursuz insan veya kusursuz insan geliştirme halidir. Öjeninin de iki yönü vardır , pozitif ve negatif .Pozitif öjeniye göre kusursuzluk insanı daha özgür kılabilir , sınırlarını genişletebilir, özgürleşme adına bi adım olabilir , ama negatif öjeni insanların elinden haklarını almaktadır , tercih edilmeyen bireylerin…

Kuytu

Üstüne methiyeler düzebileceğim, ya da akşamdan sabaha kadar uzun uzun bakabileceğim, ya da karın soğuğunu hissedebilecek kadar içine girebileceğim bir fotoğraf bu. Doğanın güzelliği, vahşiliğin içinde bile var olabilecek saflığı, uykunun verdiği huzuru, yalnızlığın sessizliği.. belki de hiç biri. Bilmiyorum. Tek bildiğim gördüğüm fotoğraf bir kediye ait.. üzerine kar yağıyor.. 'kuytu' diye bir şey yok.. sadece bir kedi ve kar.. 

Taşıdıkları şeyler

Eğer sabah kalktığınızda, yaşadığınız apartmanın arka duvarının delik deşik olmasını ve gecenin bir kısmını duyduğunuz silah seslerinin ardından girdiğiniz dolapta geçirmeyi savaştan sayıyorsanız, evet, ben bir savaşın içinden geçtim.
Savaşları sevmem. Savaş filmlerini severim. Bununla birlikte ilk kez savaşla ilgili bir kitap okudum; Taşıdıkları şeyler, Tim O'BRIEN
"Üsteğmen Jimmy Cross, New Jersey'deki Mount Sebastian Koleji'nin birinci sınıfında okuyan Martha adlı bir kızın gönderdiği mektupları taşırdı. Bazen zarfın kapağını yalardı, Martha'nın dilinin oraya değdiğini bilerek."

"(...) kendini savaşa, onları bekleyen bütün tehlikelere odaklanmaya zorladı, fakat aşk çok fazla geliyor, felç ediyordu onu. Martha'nın akciğerlerinde uyumak, onun kanını solumak ve avutulmak istiyordu. Bakire olmasını hem istiyor, hem istemiyordu. Onu tanımak istiyordu. Mahrem sırlarını öğrenmek: Neden şiir? Neden bu kadar hüzün? Gözlerindeki grilik neden?"…