Sunday, October 30, 2011

Taşıdıkları şeyler

Eğer sabah kalktığınızda, yaşadığınız apartmanın arka duvarının delik deşik olmasını ve gecenin bir kısmını duyduğunuz silah seslerinin ardından girdiğiniz dolapta geçirmeyi savaştan sayıyorsanız, evet, ben bir savaşın içinden geçtim.
Savaşları sevmem. Savaş filmlerini severim. Bununla birlikte ilk kez savaşla ilgili bir kitap okudum; Taşıdıkları şeyler, Tim O'BRIEN

"Üsteğmen Jimmy Cross, New Jersey'deki Mount Sebastian Koleji'nin birinci sınıfında okuyan Martha adlı bir kızın gönderdiği mektupları taşırdı. Bazen zarfın kapağını yalardı, Martha'nın dilinin oraya değdiğini bilerek."

"(...) kendini savaşa, onları bekleyen bütün tehlikelere odaklanmaya zorladı, fakat aşk çok fazla geliyor, felç ediyordu onu. Martha'nın akciğerlerinde uyumak, onun kanını solumak ve avutulmak istiyordu. Bakire olmasını hem istiyor, hem istemiyordu. Onu tanımak istiyordu. Mahrem sırlarını öğrenmek: Neden şiir? Neden bu kadar hüzün? Gözlerindeki grilik neden?"

Okuduklarımın bilinçaltımı harekete geçirmesi nedeniyle uykusuz kalmaktayım bugün. Ben evimdeyim, elimde kitabım, zihnimse 93-94 yıllarında dolaşmakta. İlkokul 4 ve 5. sınıfı okuduğum dönem. Çocuk beyninden korkmak lazım. Neyi görüp, nasıl yorumlayıp, kaç yıl saklayacağı hiç belli olmaz. Hakkari'ye tayinimiz çıkmış, babamın bizi başka bir şehirde bırakmaya gönlü el vermemiş. Toplamışız pılıyı pırtıyı, gitmişiz Türkiye'nin en doğusuna. İlk geceden çıkmış çatışma, meğer ben o gece yorgunlukla erken uyumuşum. Hayatımdaki ilk çatışma ben uyurken olmuş..

"Duruşları dikti genellikle, onurlu. Fakat panikledikleri zamanlar olurdu arada sırada; çığlık attıkları ya da çığlık atmak isteyip atamadıkları; seğirdikleri ve inledikleri ve başlarını örttükleri ve İsa aşkına dedikleri ve yerde yuvarlandıkları ve körlemesine ateş ettikleri ve sindikleri ve hıçkırdıkları ve gürültünün kesilmesi için yalvardıkları ve sapıttıkları; ölmemeyi umarak kendilerine ve Tanrı'ya ve annelerine ve babalarına tuhaf vaatlerde bulundukları zamanlar."

Evimizin duvarında asılı tüfek, vitrinin içindeki mermiler, lojmanın karşısındaki Sümbül Dağı.. Kantindeki asker abi, nöbetteki asker abi, telefonun ucundaki asker abi, kuafördeki asker abi, hastanedeki asker abi.. Çok anlamlı bir şey değildi benim için 'çatışma'. Hatta sesleri duyup ışıkları kapattığımızda, bir keresinde, ablam camdan bakmıştı, bana yatağın kenarına girmem söylenmişti, aslında ablama da aynısı söylenmişti ama işte o pencerenin kenarına geçip, perdenin köşesini küçücük açıp dışarı bakmıştı ve görmüştü. İzli mermileri.. kırmızı izler bırakıyorlarmış ardlarında, söylediğine göre ablamın.


"Savaş cehennemdir, fakat bu gerçeğin yarısını bile yansıtmaz, çünkü aynı zamanda gizemdir savaş; dehşettir, serüvendir, cesarettir, keşiftir, kutsaldır, merhamettir, umutsuzluktur, özlemdir, sevgidir. Savaş pistir; savaş eğlencelidir. Savaş heyecan vericidir; savaş ağır iştir. Savaş seni erkek yapar; savaş seni öldürür."


2 sene yaşadığımız Hakkari'den Muğla'ya tayinimiz çıktı, orda yaşamaya başladık. Annemle babamın içindeki düşünceleri bilememekle birlikte benimkiler bana ağır gelmekteydi. Ve bir akşam yemeğinde babama şu soruyu yönelttim " baba sen hiç birini öldürdün mü?" bu soruyu sormak için yeterince küçük olmak gerekiyordu yani bu soruyu sorduğunuz için size kızılamayacak kadar küçük olmalıydınız. Belli bir yaştan sonra bu soruyu soramazdınız. Ben de sordum gitti. Babam "bana bir daha böyle bir şey sorma" dedi ve yemek masasından kalkıp odaya gitmemi söyledi.

"Kızım Kathleen dokuz yaşındayken bana birini öldürüp öldürmediğimi sordu. Savaşı ve savaşa asker olarak katıldığımı biliyordu. 'Sürekli savaş hikayeleri yazdığına göre..' dedi, 'birini öldürmüş olmalısın.' Zor bir andı fakat bana o sırada doğru geleni yaptım. O da 'tabi ki hayır ' demekti. "

Ordan döndükten sonra kimseye bir şey anlatmadım. Uzun bir süre. Çocukluk aklımla yeni gördüğüm şeylere odaklandım. Yeni okuluma, arkadaşlarıma. Nerden geldin diye sorduklarında verdiğim cevaba karşılık gözlerini büyülterek baktılar yüzüme. Bir hikaye beklediler belki. Fakat görüp kaydettiklerim derinlerdeydi ilk yıllarda. Anlatacak pek bir şeyim yoktu kimseye. Ne o şehirden, ne o şehrin köpeklerinden ne de mermilerinden bahsediyordum. Unutmuştum gitmişti. Ta ki babamla bir savaş filmi izlemeye gidene kadar. 'Rüzgarla Konuşanlar' isimli filmde kendimi zor attım sinemadan dışarı. Lisedeydim. Yıllar geçmişti. O seslerin üzerinden. Ama dün gibiydi. Sarıldım babama, ağladım sinemada. İkimizin yarasıydı. İyiki yanımdaydı. Nasıl hissettiğimi bir tek o anlardı.


"Kırk üç yaşındayım ve savaş yarım ömür önce yaşandı, fakat anımsarken şimdiye dönüşüyor. Ve bazen anımsamak insanı bir hikayeye götürür, bu da onu ebedi kılar. Bu yüzden var hikayeler. Geçmişi geleceğe bağlamak için. Bir yerlerden başka bir yerlere nasıl geldiğini hatırlayamadığın, gecenin geç saatleri için. Sonsuza dektir hikayeler; bellek silininceye, geriye hikayeden başka hatırlayacak bir şey kalmayıncaya dek."

Friday, October 28, 2011

...

Bazen..
Yaklaşmak lazım..
Eline dokunmak..
Karşındaki elini çekse de..
Tekrar dokunmak..
Çenesinden hafifçe kaldırmak..
Yine başını eğip, gözlerini kaçırsa da..
Yine çenesinden hafifçe kaldırmak..
Gözünün içine bakmak..
Gözünün ta dibine..
Gözünden akan bir damla yaşı elinle silmek..
Ardından tane tane konuşmak..
Yavaşça..
Alçak bir ses tonuyla..
Kendini anlatmak..
Gözünün içine bakarak..
Eline dokunarak..
Karşındaki ne kadar her ikisini de kaçırsa da senden..

Yavaşça anlatmak..
ve ardından sevdiğini 'hatırlatmak'..


Teşekkür ederim..

:)

Her yaşandığında sinir olunan, ama o an geçince unutulan olaylar vardır ya.. şu an birinden bahsetmek istiyorum. Alışveriş merkezinde (yiyecek- içecek) alışverişimizi yapıp, tıpış tıpış kasaya geldiğimiz an!

İşte o an bi stres başlar. Kasadaki bayan "bilmem ne kartı var mı?" diye sorar, sizi bilmiyorum ama ben hep yok diye cevap veririm çünkü yok. Sonra başlar alınan ürünleri seri bir şekilde bipleterek kasadan geçirmeye ve önümdeki tezgaha bırakmaya ki buna genelde poşet vermeden önce başlar. Poşet istediğinizde " ay ama az önce verdim 5 tane" bakışları atar size ama o da bilmektedir ki bizim annelerimiz evde plastik poşet tutmayı pek severler. Lazım olur diye atarlar poşetleri poşetlerin içine. Diğer memleketler doğada bunların çözülmesi zaman alıyor diye poşeti yasaklayadursunlar ben bizzat kendi annemi kurtaramıyorum bu poşet sevdasından. Herneyse kasadaki bayan kıyamadığı poşetlerden bir tutam verir. Şimdi de onları açma krizi başlar. Zaten ürünlerin yarısı yatmaktadır önünüzde, almıştır sizi bi telaş " poşete de daha koyamadım, benden sonraki adam da pis pis bakıyor - niye hala toplayamadın?- bakışları atıyor " açılmaz o poşet, o uyuz poşet, nasıl bir teknolojidir ki ben hala şu uyuz poşetleri açamadığım için stres oluyor ve üzerimde kötü kötü bakışlar hissediyorum acaba? Tam açarım o poşeti, kasadan ödemem gereken miktar söylenir gergin bir ses tonuyla. Gerginlik poşetleri açamamamdan ve sıranın sıradaki müşteriye gelmesinden kaynaklı oluşmuştur. Tamam da ben hangi elimle uyuz poşeti açıp, içine aldıklarımı doldururken bir yandan çantamı açıp cüzdanı çıkarıp parayı kasiyere verebilirim ki? Hadi verdik diyelim, kadın kasaya dönünce ben hızla ürünleri poşete atmaya devam ederim. O sırada bizim ki döner, para üstü 5 kuruşta olsa artık hiç bir işe yaramayan o kahrolası fişle geri vermye çalışır. Bi kenara da koymaz, el havada durur öylece, boyu yetse burnuna sokacak, bir an önce elimden al şu paranın üstünü edalarında, yeni müşteriye odaklanmış bir şekilde. Onu da alırım ben sen hiç merak etme. Ben zaten 5 kolluyum ahtapot gibi. Hepsini yaparım. Kimse bi yere geç kalmaz, sırada beklerken kimsenin canı sıkılmaz. O nasıl bir andır ya. Bittiği an uçar gider sinir bozukluğu.. yani genelde öyle olur.. bu kez öyle olmadı ki ben yazma ihtiyacı duydum:)

Thursday, October 20, 2011

Yalnızlık Kederi


Hayyam'ın dediği geldi aklıma Fazıl Say'ı okuyunca '..hayatın derinliğini tutkular belirler..' İşini aşkla yapıp, hayatta diğer şeylere de zaman ayırabilen bir insan okuduğum kadarıyla Fazıl Say..

Yalnızlık Kederi isimli kitabına eğer göz attıysanız görmüşsünüzdür hem kendi kaleminden çıkan yazılar hem de ona dair kaleme alınmış yazılar var içinde.. Uzun zamandır aklımdaydı alıp okumak. Hayata karşı duruşunu gazetedeki iki muhalif cümlesiyle anlayıp takdir ettiğim için belki de.. Tabiki iki cümleyle anlaşılmaz hiç bir insan o yüzden kitabını aldım ve okudum zaten.. o yüzden siz de alın okuyun..

Bir akşam üzerinde başladığım kitap, vakit gece olmadan bitti. Taze taze yazmak istedim ona dair düşüncelerimi. Kitap bitti, koca bir ağırlık kitap boyunca yavaş yavaş üzerime çöktü. Bittiğinde sandalyede oturmak artık çok zordu.

Öyle bir kitap ki bakmak istemedeğiniz taraflara baktırtıyor sizi. Mesela sen daha ne kadar görmemezlikten gelebilirsin olan biteni? Mesela ben ? ne kadar daha.. Sivas'ı hatırlamam, ergenekonu anlamam, Türkan Saylan' ın başına gelenleri konuşmam.

Ben Nazım Hikmet'i Fazıl Say'ın bir projesi olan Nazım Oratoryosu'nda tanıdım, önceden sadece tanıdığımı sanıyormuşum. O zaman hayatımın şiiri oldu Nazım'ın "Yaşamaya Dair" isimli şiiri, o zaman "Vatan Haini" adlı şiirindeki gücü anladım veya hissettim. Kimbilir canlı canlı izleyenlere neler hissettirmiştir diye az düşünmedim. CD den izlediğim son kısımlarda 3 kere bis yaptıran seyirciyi az takdir etmedim. Orda olmayı, o anın içinde olmayı çok istedim.

Ama bizim insanımız ne yaptı, bu güzel işi Frankfurt'a göndermedi! Nedensiz! ve bir de böyle bir projeyle ilgili Fazıl Say'a "Nazım'ın sırtından para kazanıyor" denildi.. Fazıl Say'sa " o zaman Beethoven'ın sırtından kırk katını kazandım" diyerek durumun ne kadar komik olduğunu göstermiş oldu. Bu tartışmaları haberlerden hatırlıyorum ama şimdi Fazıl Say'dan okuyunca, bir insanın işine kendini adaması ve ardından gördüğü bu nankörlük ve en önemlisi kendi ülkesinde..

Onun dediği gibi "meydanı bu kadar boş bulmamalıydı ilkellik!"

Bakışlarınızı daha fazla kaçırmadan, dönüp ülkece ne yaşadığımıza bi bakmak ve bu ülkede sanat nerde? bilim nerde? sorularına cevap bulmak isterseniz eğer.. "Yalnızlık Kederi" ni okumanızı tavsiye ederim..

Onun yazılarından bazı bölümler;

(...)
Halbuki..
İnsanın kendini geliştirebilmesi ve ileriye gidebilmesi,
Sadece bir başınayken mümkündür.
Cevabı nerede?
Anne, anneanne, babaanne, babaannenin eniştesi, onun yengesi, ötekinin dayısı
Derken..
Bir fil sürüsünden ne farkımız kalır ki
Toplu yaşadığımızda..

15.00 yıldır aynı şartlarda yaşayıp
Hiçbir evrimden geçilmezse..
Tek çaresi yalnızlık mı hayatlarımızın?
Tek ilacı?
Beethoven cevaplıyor (Opus 111)

**
(...)
Anadolu anatanrıçasının öz oğlu Aşık Veysel'i
Niye götürmemişler toprağının ötesine?

Bir sebep, bir sebep..
Gezegen olmasa galaksi kucaklar..
Gönlümüz rahat o konuda
İki kapılı bir handa
Yolumuz uzun ve ince
Sevdiğimiz de çok..
Ve "gündüz gece" nin 'u' ile dendiği "gundüz"olur evrende
Veysel başlayınca çalmaya söylemeye;

"Ben bir insanoğlu sen bir dut dalı, Ben babamı sen ustanı unutma"

**

Monday, October 17, 2011

Sude hanım

Sude hanım durdurdu zamanı. O da biliyordu zaman hiç kimseyi ve hiç bir şeyi durup beklemediği gibi ona da bir güzellik yapmayacaktı. Biliyordu Sude hanım. Ona diyeceklerdi ki "sağlam durman lazım", " ölenle ölünmez".. Biliyordu Sude hanım herkes ve herşey hayatına devam edecekti. Dünya dönmeye, mevsimler geçmeye, akşamlar bitmeye, gelenler gitmeye devam edecekti. Çocukları gelip halını hatrını soracak, yalnızlığını bir günlük, bir bayramlık paylaşıp hayatlarına geri döneceklerdi. Biliyordu Sude hanım komşular örgü örerken onun çaresizliğinden bahsedecek, mahallede bir süre dedikoduların baş kahramanı olacaktı. Bugün oturacak yer kalmamış evde yarın bir Sude hanım bir de in ile cin olacaktı. Giysiler yavaş yavaş eskiyecek, dolapta durdukça üstüne rutubet kokusu sinecekti. Ve bunun çok kötü bir şey olduğunu hissediyordu . Çünkü onun kokusu zamanla silinecekti, yataktan, yastıktan, giysilerinden.. Balayında otelin balkonunda çekildikleri resmin asılı olduğu çerçeve, son doğum gününde eşinin aldığı masa saati, onun eşine evlilik yıldönümünde aldığı kol saati.. hepsi eskiyip tozlanacak, gitgide sararıp bozulacaktı. Başına gelecekleri biliyordu Sude hanım. Kahvaltı yapmak istemeyecek, her gün keyifle içtiği çayı içmeyecek, gazetedeki haberleri takip etmeyecek ve hatta merak etmeyecekti. Perdenin ardıyla ilgilenmeyecek, eve girenler için yüzüne kondurduğu gülümseme gelenler giden kadar devam edecekti. Ardından zaten o evden çıkmayacaktı. Midesini hissetmediği, masaya yalnız oturmak istemediği için acıkmayacaktı bir kez daha. Buzdolabındaki yoğurt ekşiyecek, ekmek küflenecek, süt bozulacaktı. Varsın aksın zaman, güneş doğsun, güneş batsın, insanlar işe gitsin, işten dönsün.. ama artık onun evinde zaman akmayacaktı.

Durdurdu saati Sude hanım 10'u 10 geçeye.. Ziyarete gelenler saatin bozulduğunu sandı, alıp eline yaptı bir dengesiz. Bilmiyorlardı ki yatak odasında, komodinin üstündeki masa saati de duruyordu 10:10'da, çalışma odasındaki duvar saati de, Sude hanımın kol saati de. Zaten Sude hanım ziyarete gelenler gider gitmez saati eline alıp, zamanı geri aldı ve durdurdu aynı yerde. Evi temizledi ve çöpe attı tüm teselli cümlelerini. Hiçbirinin dediği gibi zaman akmaya devam etmeyecekti, Sude hanım o kadar güçlü bir kadın değildi.

Zaman dünyanın geri kalan heryerinde aynı hızıyla ve ya aynı yavaşlığıyla akmaya devam edebilirdi, fakat o evde zaman durmuştu. Ve biliyordu Sude hanım bir daha hiç acıkmayacaktı karnı.

Friday, October 14, 2011

i..will..try...to .. fix ...you..

O güçlü anlardan biri. Coldplay'den 'fix you' .. şarkının sonları.. i..will..try...to .. fix ...you.. bu şarkıyı her dinlediğimde yardım etmem gereken biri var mı diye düşünürüm. O an bana ihtiyacı olan.. hayatımda olan.. (hayatımızda olmayan ama bize ihtiyacı olan çok insan var) sanırım bir başkasını anlamak ve kendini bir başkasına anlatmak çok zor. Kafanın içi, okudukların, yaşadıklarınla doğru orantılı olarak karmaşıklaşabiliyor ve doğru orantılı bir şekilde kurduğun cümleler giderek anlamsızlaşıyor. Ve kendini ifade etmekte güçlük çektiğini farkediyorsun. Sonra düşünüyorsun. Karmaşıklığından dolayı, ağzından dökülse de anlaşılamayacak cümleler içinde mi kalsa, dışarı mı aksa? Ardından sadece konuşmuş olmanın rahatlığı, anlaşılamamanın verdiği yorgunlukla uykuya mı dalsan?

Böyle zamanlarda aklıma ablamın repliği geliyor. Sesim titreyerek kendimi kötü hissettiğimi, hayatımın berbat gittiğini söylediğim zamanlarda ablam, her zaman ki gerçekçi tutumunu hiç değiştirmeden, "anlıyorum seni, ama hayat böyle, hiç bir zaman daha iyi olmayacak!"sözlerini bana hatırlatır. Belki de doğru söylüyordur. Sonuçta dün üniversite okuyordun, eskişehirdeydin, kimbilir neye hayıflanıyordun. Şimdi istanbuldasın, hayat derdindesin, diğerine göre daha mı iyi?
bir şarkı da şöyle diyordu "What the f*ck was i thinking?"

Ben yalnızsam ve sinirliysem ve biraz üzgünsem ve kendimi haksızlığa uğramış gibi hissediyorsam ve biraz da ağlıyorsam o an içimden çok acayip bir şekilde duvara bir şey fırlatmak gelir. Ve fırlatırım da zaten. Onun o elimden kopup, hızlı bir şekilde duvara doğru uçup, duvarda patlama sesi ve tüm parçalarına ayrılıp yere düştüğü an öok hoşuma gider. Ama bazen bu rahatlama anı farklı şekilde gelişebiliyor mesela bi keresinde rafta duran fincanı alıp duvara fırlatmıştım meğer içinde çay varmış, tabi çay olduğu yerde kaldı, bardak gitti, çay kafama döküldü. :) Bir keresinde de hediye bir mumluğu duvara atmıştım, yani bu kez bilerek seçilmiş bir nesneydi, aldım, fırlattım, kırılmayan mumluk aynı hızla duvardan sekerek kafama doğru geldi. Şimdi bu olaylar komik evet ama benim anlatmak istediğim şey komik değil. Kısacası sakinleşmek için seçtiğim bir yol bu ama yanımda biri varsa hiç bir zaman hiç bir şeyi hiç bir yere fırlatmam. Ayrıca her yalnız kaldığımda sinirliysem de böyle yaparım, atarım kırarım, parçalarım da demiyorum. Ama kendimi yalnız ve uzak ve garip hissettiğim anlarda, ışığı kapatıp, bana aslında dünyadaki herkesin bazen böyle hissettiğini hatırlatan şarkı, REM'den Everybody hurts'ü dinlerim. ve atarax içip ardından uyurum.
Yani demek istediğim, canınız sıkkınsa duvara bir şey fırlatabilirsiniz, everybody i hurts u dinleyip, hepimizin bazen kötü hissettiğini düşünebilirsiniz, atarax içip uyuyabilirsiniz. ya da umarım hayatınızda 'i .. will..try... to ... fix .. you' şarkısını anlamlı hale getirebilecek bir insan vardır da çoğu zaman diğerlerine gerek kalmaz.

Başlangıç

Kötü hissetmiştim. Yazmak istememiştim. Dahası yazdıklarımın bir önemi olmadığını düşünmüştüm. Ve sonra farkettim ki başka bir insanın beynini okumaya çalışıyorum daha kendiminkini bile anlamazken. Üzerine de ahkam kesip tepkimi koyuyorum ve ne yapıyorum blogumu kapatıyorum. Ben? beni tanıyan bilir. Okumayı severim. Gece, gündüz, yolda, durakta, cafede, orda, burda.. Kitap okumak için zaman bulamayan insanları anlayamam ( ben de gayet yoğun çalışıyorum) ve okumak, belli bir oranın üzerinde okumak, insanda yazma iç güdüsü doğuruyor. Sadece bu da değil. Gördüklerine başka bir gözle bakma ve yaşadıklarını hikayeleştirme gücünü ve yaratıcılığını da sana tanıyor. Yani okumanın ardından doğal bir yolla yazma dürtüsü geliyor.. Hele bir de yeniyse herşey. Hele bir de yalnızsan.
Şimdi yeni bir başlangıç zamanı.
Yeni bir şehir.
Yeni bir iş.
Yeni bir ev.
Bu kadar yenilik yeter:)
Benim için 'dua edin' diyemem, ama 'yolun açık olsun' diyebilirsiniz..

Camdan mezbahalar *

Bu yazıda hayvanlara yapılan işkencelerin videosunu neden izlemediğinizi ve neden izlemeniz gerektiğini yazıcam. " Kaz tüyünün n...