Skip to main content

Not defterleri

"Erkek kızdı kadına. Onun bir türlü değişemeyişine.Bir midye gibi kabuğuna tutunmasına. Ona sarılmasına. İki kişilik bir dünya yaratmaya kalkıp, 'esas' dünyayla bağını koparmaya çalışmasına...
Kadın kızdı erkeğe. Onun bir türlü değişemeyişine. "Yaşı varmış 40'a, hala bir üniversite öğrencisi gibi davranmaya kalkmasına." İkisi de aynı gerekçeyle, yani değişmiyorlar diye terkettiler birbirlerini.. "

Elif Şafak'ın Birbirine 'tutunamayanlar' yazısından alıntı..

Alıntı dedim de..aklıma geldi.
Yaptığımız alıntılar da ruh halimize göre değişiyor sanırım.. yaşadığımız şeyler, kitaplardan okuduklarımızı daha anlamlı hale getirdiği için, cümle bizi vurduğunda, biz de alıp onu bir köşeye yazmak istiyoruz. Çünkü dolup taşarken beynimiz, kasılırken midemiz ve yavaş yavaş biterken gençliğimiz doğru cümleleri kurmak çok zor.. İşte bazen birileri, bi yerlerde, kuruyor bu cümleleri.. Biz de onları alıp en fazla 'not defterlerimize' not ediyoruz, ilerde tekrar okunmak ve hatırlanmak üzere..

Mesela yaptığım bir alıntı, heyecandan midemin bulandığı anlarda beni sakinleştirir, onu üst üste bir kaç kez okuduğum takdirde.. Nelson Mandela "Gerçek hayatta karşınızda tanrılar değil, kendimiz gibi sıradan insanlar var: kararlı ve kaypak, güçlü ve zayıf, ünlü ve ünsüz, çelişkilerle dolu erkekler ve kadınlar..."

İç sıkıntısından kendimi kaybettiğim, aynaya bakmaya çekindiğim anlarda tabir-i caizse bir balıktan farkım olmadığı zamanlarda ise aklıma şu cümleyi getiriyorum: "Böyle kıyıya vurmuş denizanası gibi olmandan hiçbirimiz memnun değiliz." Ece Temelkuran'ın bu cümlesinden sonra zaten aklımda otomatik olarak denizanası ile aramdaki farklar beliriyor, o da bana yetiyor.. hımm bazen yetmiyor..

Bahsetmek istediğim bir konu daha var ki o da şu; Amy Winehouse'un ölüm haberini gazeteden kestim çocuğuma saklıyorum.. keşke annemde 1971 yılında Jim Morrison'un ölüm haberini benim için saklasaydı.. yani böyle bir şey olsaydı güzel olurdu diyerek kendi çocuğum için bundan sonra bilmesini istediklerimi saklamayı düşünüyorum. Nasıl? küçük mü gösteriyorum? Ne çocuğu mu? 27 yaş gayet güzel bir yaş ey dostlar. Herşeyin orta yerinde dikiliyorsunuz öylece. Herşeye aynı uzaklıkta olmanız gereken yaştasınız fakat öyle misiniz bilemem, zira ben değilim. Zaten konu da bu değil. Konu şu; ilk kez ne zaman elinizi karnınızın üzerine götürüp sanki içerde biri varmış gibi okşadığınız? biliyorum zor bir soru, zira cevabı otomatik olarak itiraf oluyor.

Comments

Popular posts from this blog

öjeni/öfeni

İnsan düşündükçe , baktığı açıyı genişletip sorguladıkça olaylar ve hatta gerçekler şekil değiştirir.
Ama düşünmek bile özgürlük gerektirir , özgürlük ise hayatımızın sınırlarını istediğimiz yere koyma halidir.Başta söylediğim gibi düşündükçe ve sorguladıkça şekil değiştiren kavramlardan biri de özgürlüktür. Bunu geniş bir örnekle anlatmak gerekirse, 19 . yüzyıl sonlarına doğru bir biyologun( Francis Galton ) düşünce sisteminden ‘öjeni’(eugenics) terimi ortaya çıkmıştır , Galton’a göre insanın bir çok özelliğine ait kalıtımının kontrol edilebilir ve yapay bir seçilime gidilebilir bunu sonucunda daha kaliteli veya kusursuz insanlar elde edilmiş olur. Kısaca anlamı ; anlamı kusursuz insan veya kusursuz insan geliştirme halidir. Öjeninin de iki yönü vardır , pozitif ve negatif .Pozitif öjeniye göre kusursuzluk insanı daha özgür kılabilir , sınırlarını genişletebilir, özgürleşme adına bi adım olabilir , ama negatif öjeni insanların elinden haklarını almaktadır , tercih edilmeyen bireylerin…

Kuytu

Üstüne methiyeler düzebileceğim, ya da akşamdan sabaha kadar uzun uzun bakabileceğim, ya da karın soğuğunu hissedebilecek kadar içine girebileceğim bir fotoğraf bu. Doğanın güzelliği, vahşiliğin içinde bile var olabilecek saflığı, uykunun verdiği huzuru, yalnızlığın sessizliği.. belki de hiç biri. Bilmiyorum. Tek bildiğim gördüğüm fotoğraf bir kediye ait.. üzerine kar yağıyor.. 'kuytu' diye bir şey yok.. sadece bir kedi ve kar.. 

Taşıdıkları şeyler

Eğer sabah kalktığınızda, yaşadığınız apartmanın arka duvarının delik deşik olmasını ve gecenin bir kısmını duyduğunuz silah seslerinin ardından girdiğiniz dolapta geçirmeyi savaştan sayıyorsanız, evet, ben bir savaşın içinden geçtim.
Savaşları sevmem. Savaş filmlerini severim. Bununla birlikte ilk kez savaşla ilgili bir kitap okudum; Taşıdıkları şeyler, Tim O'BRIEN
"Üsteğmen Jimmy Cross, New Jersey'deki Mount Sebastian Koleji'nin birinci sınıfında okuyan Martha adlı bir kızın gönderdiği mektupları taşırdı. Bazen zarfın kapağını yalardı, Martha'nın dilinin oraya değdiğini bilerek."

"(...) kendini savaşa, onları bekleyen bütün tehlikelere odaklanmaya zorladı, fakat aşk çok fazla geliyor, felç ediyordu onu. Martha'nın akciğerlerinde uyumak, onun kanını solumak ve avutulmak istiyordu. Bakire olmasını hem istiyor, hem istemiyordu. Onu tanımak istiyordu. Mahrem sırlarını öğrenmek: Neden şiir? Neden bu kadar hüzün? Gözlerindeki grilik neden?"…