Skip to main content

Film bitti



Son kodachrome filmini fotoğrafa dönüştürme şerefine erişen Steve Mccurry'nin sergisine gittim haftasonu. Yani Kodak firmasının 74 yıldır üretmiş olduğu Kodachrome filmine, dijital fotoğraf makinelerine ilginin kayması ve artık filmlerin satılmaması nedeniyle bir son vermesi.. bu kötü haberi alan Steve Mccury'nin de Kodak'a giderek son rulo filmi isteyip, bu ruloya bir anlam yüklemesi.. serginin konusu.
Steve Mccurry'i bilen bilir, bilmeyen bile Afgan Kızı'ndan bilir. Afgan Kızı'da bir kodachrome filmi ile çekilmiştir. Steve Mccurry alır filmi, çıkar dışarı, kadrajına neleri alabilir diye bakar fakat hiç bir görüntü mesela NY'nin renkli ışıkları bile son rulo filmin bir karesini harcamaya değmez onun gözünde.. sonra bir rota çizer kendine.. önce NY 'da ikon olmuş bir kişinin yanına gider, ve onun portresini çekmek ister, ayrıca ona son kodachrome filmi olduğunu da söyler. Bunun üzerine portresinin çekilmesini kabul eder.. Robert De Niro.
Ardından daha uzak yollara düşer Steve Mccurry ve Hindistan'a gider, burdaki portreler her zaman çok etkileyici olmakla birlikte, Rabari Kabilesi'ne yoğunlaşan Mccurry, yaptığı işten emin olmak için önce dijital fotoğraf makinesiyle çektiği görüntüyü ardından filmli makinesiyle çekerek son kodachrome filmini temkinli bir şekilde harcar.. Büyük bir kısmını Hindistan'da harcadığı son kodachrome filmi sonu için, ABD'nin Kansas eyaletindeki Parsons kentine döner çünkü filmin banyosunu yapan tek yer artık burasıdır. Son karede bu kentte yer alan bir mezarlıkta harcanmıştır.
Bahsetmeyi unuttuğum bir şey var ki o da; sergide bir de Ara Güler'in bir portresi bulunuyor.
..
Fotoğraf kursuna gittiğim sıralarda, her iki makine türünü de öğrenmiştik ve kullanmıştık. Dijitallerde anında görüntü elde ederken, analog makinelerde filmlerin karanlık oda aşamasını beklemiştik. Bu da bizde bir merak uyandırmıştı. Ve hatta 36 pozlu makineyle geçirdiğimiz zaman dilimine, dijitalle geçirdiğimizden daha çok dikkat etmiştik. Çünkü dijitalde risk alabilirken ve bir sınırı yokken bu işin, analog makine de öyle değildi hiç bir zaman.. Dijitalde, fotoğrafa düşen ışığı bir sonraki karede, bir öncekine bakarak ayarlayabilirken analogda yanlış üstüne yanlış yapabiliyorduk, bütün filmi yakabiliyorduk, bunu yapmamak için çok daha fazla kafa patlatıyorduk denebilir. Ve elde edilen, analogda her zaman daha güzel ve canlı renklerdi dijital makineyle karşılaştırıldığında. Ya da her eline alan süper fotoğraflar çekemiyordu analog makineyle, bu kadar bol değildi fotoğrafçılar ve fotoğraflar ve hatta photoshop kullanımı, manipülasyon vb. Eski değerlere sahip çıkma gibi bir içgüdü varmış bende, bu konuyla birlikte anlamış oldum. Çünkü çok hızlı tüketiyoruz sevdiğimiz herşeyi, iş kolaylaştıkça..
..
Son olarak yukardaki karelerde 'farkında olmadan' benim son kodachrome filmi karelerim olmuş..Model: Sedef Y.

Comments

Popular posts from this blog

öjeni/öfeni

İnsan düşündükçe , baktığı açıyı genişletip sorguladıkça olaylar ve hatta gerçekler şekil değiştirir.
Ama düşünmek bile özgürlük gerektirir , özgürlük ise hayatımızın sınırlarını istediğimiz yere koyma halidir.Başta söylediğim gibi düşündükçe ve sorguladıkça şekil değiştiren kavramlardan biri de özgürlüktür. Bunu geniş bir örnekle anlatmak gerekirse, 19 . yüzyıl sonlarına doğru bir biyologun( Francis Galton ) düşünce sisteminden ‘öjeni’(eugenics) terimi ortaya çıkmıştır , Galton’a göre insanın bir çok özelliğine ait kalıtımının kontrol edilebilir ve yapay bir seçilime gidilebilir bunu sonucunda daha kaliteli veya kusursuz insanlar elde edilmiş olur. Kısaca anlamı ; anlamı kusursuz insan veya kusursuz insan geliştirme halidir. Öjeninin de iki yönü vardır , pozitif ve negatif .Pozitif öjeniye göre kusursuzluk insanı daha özgür kılabilir , sınırlarını genişletebilir, özgürleşme adına bi adım olabilir , ama negatif öjeni insanların elinden haklarını almaktadır , tercih edilmeyen bireylerin…

Kuytu

Üstüne methiyeler düzebileceğim, ya da akşamdan sabaha kadar uzun uzun bakabileceğim, ya da karın soğuğunu hissedebilecek kadar içine girebileceğim bir fotoğraf bu. Doğanın güzelliği, vahşiliğin içinde bile var olabilecek saflığı, uykunun verdiği huzuru, yalnızlığın sessizliği.. belki de hiç biri. Bilmiyorum. Tek bildiğim gördüğüm fotoğraf bir kediye ait.. üzerine kar yağıyor.. 'kuytu' diye bir şey yok.. sadece bir kedi ve kar.. 

Taşıdıkları şeyler

Eğer sabah kalktığınızda, yaşadığınız apartmanın arka duvarının delik deşik olmasını ve gecenin bir kısmını duyduğunuz silah seslerinin ardından girdiğiniz dolapta geçirmeyi savaştan sayıyorsanız, evet, ben bir savaşın içinden geçtim.
Savaşları sevmem. Savaş filmlerini severim. Bununla birlikte ilk kez savaşla ilgili bir kitap okudum; Taşıdıkları şeyler, Tim O'BRIEN
"Üsteğmen Jimmy Cross, New Jersey'deki Mount Sebastian Koleji'nin birinci sınıfında okuyan Martha adlı bir kızın gönderdiği mektupları taşırdı. Bazen zarfın kapağını yalardı, Martha'nın dilinin oraya değdiğini bilerek."

"(...) kendini savaşa, onları bekleyen bütün tehlikelere odaklanmaya zorladı, fakat aşk çok fazla geliyor, felç ediyordu onu. Martha'nın akciğerlerinde uyumak, onun kanını solumak ve avutulmak istiyordu. Bakire olmasını hem istiyor, hem istemiyordu. Onu tanımak istiyordu. Mahrem sırlarını öğrenmek: Neden şiir? Neden bu kadar hüzün? Gözlerindeki grilik neden?"…