Tuesday, June 28, 2011

Dürüst olmak için yollara düşen biri hakkında...



Yakın zamanda 'yalan söylemeyeceksiniz' isimli bir kitap okudum. Bir günde 200 defa yalan söyleme ihtiyacımıza karşılık 40 gün boyunca yalan söylememeye karar vererek 8.000 yalandan feragat eden adamın yazdığı bir kitap bu. Tabi ki bu durum farklı yerlerde farklı şekilde cereyan etti. Yakın arkadaşlarında başka, ailesine karşı başka, yakın arkadaşının sevgilisine karşı başka, sadece bilet alırken karşılaştığı bir memura karşı başka ve tabiki eşiyle içine girdiği durumlarda çok başka zorluklarla karşılaştı. Ayrıca kitapta 'yalan' 'doğruluk' 'dürüstlük' üzerine bir çok düşünce, özdeyiş ve tespit var. Dürüst olmak her zaman gerçeği söylemek değil aslında, gerçeği söylediğinizde de her zaman dürüst olmuyorsunuz. Kısacası gerçeği söylemekle dürüst olmak aynı şey değil. Böyle bir beyin jimnastiği yaptırıyor kitap size. Ayrıca susmak yalan söylemek midir? Bilmem. Kitapta bundan da bahsediyor. Yazarın da hiç beklemediği ve sizin de hiç beklemediğiniz bir anda, arkadaşları da yazara karşı dürüst olmaya karar veriyorlar ve bu dürüstlüğün altında kalan yazar kendi hakkında duyduğu duygu ve düşüncelere bir nevi yenik düşüyor ve şöyle diyor;

Lütfen biri omzumdaki oku çıkarabilir mi?*

Kitap kısaca böyle, keyifliydi tavsiye ederim, arada okunması için de buraya bir kaç alıntı ekliyorum. İyi okumalar..


Poker oynarken, yalan söylemek ya da blöf yapmak yerine elindeki kartları tamamen doğru bir şekilde diğer oyunculara söylediği zaman, kimsenin ona inanmaması, herkesin onun blöf yaptığını düşünmesi üzerine oyunu kazanması durumunda şöyle diyor yazar;
"Şaka en iyi 3. kamuflajdır. İkinci en iyi kamuflaj duygusallıktır. Ama en iyi ve en güvenilir kamuflaj açık ve çıplak hakikattir. Ona kimse inanmaz."



Okuduğum bu cümle bana kendi kolumdaki Çince dövmeyi hatırlattığı için güldüm, çok ;
"...yeni yaptırdığım dövmenin de insanlarda daha büyük bir heyecan yarattığını düşünmüştüm. Arzum bileğime, sonradan aslında 'ekşi-tatlı soslu ördek' demek olduğunu öğreneceğim Çince şeyler yazdırmak değildi."


"Bizi televizyon aptal yapmıyor, yanlış programları izleyerek biz aptallık yapıyoruz. Bizi aptal yerine koyan bir şey yok, aptal yerine biz kendi kendimizi yerleştiriyoruz. Kafayı üşüten bilgisayar oyunları değil, yaşamlarıyla başa çıkamayan insanlar!"

Replik (Aşka iki hafta)
Sandra Bullock - Siz dünyanın en bencil insanısınız.
Hugh Grant - Bu çok aptalca, sanki dünyadaki herkesi tanıyorsunuz da..

Örümcekten korkan çocuğa karşı kurulan bir anne cümlesi " O senden, senin ondan korktuğundan daha çok korkuyor."


*Seri-monogami
*Lake Wabegon etkisi
*Che guevera'nın ünlü portresini çeken - Alberto Korda



"Yalan bazı kritik durumları çözebilir. Savaşları engelleyebilir ve birlikte yaşamayı katlanılır kılabilir. Ama yalan, hiç bir zaman dürüstçe edilmiş bir sözün yerine geçemez."


"Bir ilişkide dürüstlük, kızgınlıktan değil de, öteki insana karşı duyduğunuz saygıdan kaynaklanıyorsa, mükemmel bir şey olabilir."


Bölüm sonu: "...bu projeden hiçbir şey öğrenmemiş olsam bile en azından, koltukta iyi kitaplar ve ona bir kaşık gibi sarılmama izin veren ve benden bile derin uykuya dalmış harika bir kadınla geçirdiğim bu bir günü yaşadım ya, o da yeter." size de çok samimi gelmedi mi bu cümle?




*Yalan söyle(me)yeceksin! - Jürgen SCHMIEDER

Saturday, June 25, 2011

At gözlükleri


Bir aydır bir eğitim sürecindeyim. Ve biliyorum bana düşen, derslere düzenli bir şekilde gitmek, iyi dinlemek, notlar almak, çalışmak ve sonrasında sınavlardan iyi puanlar alarak eğitim sonuna kadar bu performansı istikrarlı bir şekilde devam ettirmek. Yani aslında okula başladığımız ilk günden beri bizden istenen şey. Ve ama hayatımızın büyük kısmını kaplayan eğitim sürecine böyle baktığımızda pek bi keyifsiz geçecek zaman dilimlerine benziyor. Bu nedenle üniversite günlerimde bu bakış açımı değiştirmiştim. Yani örneğin eğer bir omurgasız hayvanlar dersi görüyorsam, ve kocaman-bitmeyen- latince kelimelerle dolu bir kitabım dahi olsa elimde bilmem gereken, ben biliyorum ki elimdeki kitap kocaman bir kumsaldaki tek bir kum tanesi olabilir ( ki büyük olasılıkla öyledir) . Bu nedenle çok yönlü düşünmeyi seviyorum, yani eminim ki bu dersin konusuyla ilgili belgeseller var, değişik türde kitaplar var, internette videolar var, ingilizce dilinde çok daha fazla ulaşabileceğim kaynak var. Evet, her ders için bunu yapmam mümkün değil. Ama en azından çok daha fazla şey bilmek istediğim derslerde yapıyorum. Örneğin evrim dersinde, iki tane yeterince kalın ve büyük ders kitabım olmasına rağmen sadece bunlara takılı kalsaydım bir çok şeyi anlayamazdım evrime dair, ve anlatamazdım da. Yine de bildiklerimin yeterli olmadığını düşünsem de şimdi en azından bir kahverengi bir de yeşil salyangoz örneğiyle evrimi (doğal seleksiyonu) çok basit bir şekilde anlatabiliyorum, 'evrime inanmak' kalıbının içinde saklı yanlışı farkedebiliyorum, spagetti canavarından bahseden biri bana hiç yabancı gelmiyor, istakozla somonun balıklar başlığı altında listelenmiş yemek kitaplarına gülebiliyorum. Bu işin hayata girmiş kısmıdır bence. Yoksa evet ben organik kimyada gördüm biyoistatistik de. Ama onları hayatımın içine sokamadım yeterince.

Demek istediğim şu, bana göre bir dersi dinlemek sadece anlatılanları dinlemek değil, bu işte çok keyifsiz. Bir dersi dinlemek, başlangıç ve bitiş zillerini farketmemek demek, kimin ne sorduğunu anlayabilmek ve eğitmenin neye nasıl cevap verdiğini sorgulayabilmek, verilen örneklerin ve ne kadar kaliteli örnekler olduğu, kullanılan kaynaklar vb. İşte bunların hepsini takip etmeye çalışınca ders saatleri nasıl geçer diye bir durum kalmıyor ortada. Ve eğer böyle bir yapıya sahipseniz, ya da uzun yıllar okuyup üniversite hayatında bakış açınızı buna doğru çevirmişseniz o zaman işte batıyor size sorulan soruların yanlışlığı. Verilen cevapların garipliği. İlkyardım dersinde her hangi bir konuda 'bu sınavda çıkar mı hocam' sorusunun saçmalığına, ayağa kalkıp 'gerizekalı! sınav değil önemli olan hayattan bahsediyoruz burda!!' diye bağırmak geliyor içinizden, ve tabi yapamıyorsun bunu, eğitmene güvenmek istiyorsun, o versin istiyorsun bu cevabı en azından bu aklı. Ama kocaman bir hayal kırıklığı. Ki aynı arkadaş aylık olarak hesabına yatırılacak benzin parasını, günlük litresine göre hesaplayabiliyor iki dakikada. Bu sefer içimden ' umarım bu analitik zekanı uçakta acil bir durumda da kullanırsın' diye geçiriyorum..
İstiyorum ki eğitim değerlendirme formlarını herkes doldursun, ama olmuyor öyle bir şey, yahu adını bile yazmıyorsun, niye doldurmuyorsun da bu insanlara kendilerini iyileştirmeleri için fırsat vermiyorsun.
"Çok detaycısın deniz" mi diyorsunuz acaba okurken bilmiyorum ama at gözlüklerini takıp sadece derse gidip gelmekle geçmez bugünler ve hatta bu hayat .. buna eminim..

Tuesday, June 21, 2011

Zaman aşımı

Münih'te aslan heykellerinin burunlarını elleyerek tuttuğum dileğin gerçekleşmesini istemiyorum. Dilekler de zaman aşımına uğrar.

12 haziran 2011 seçimlerine istinaden

"halkın azını aldatırsınız
her zaman
halkın çoğunu aldatırsınız
zaman zaman,
ama halkın tümünü?
hiçbir zaman
hiçbir zaman"

Cahit Irgat

Monday, June 20, 2011

h-is

His dediğin şeyi sadece sen hissedebiliyorsun ya o ilginç işte. Yani istediğin kadar için dışın bir olsun. İçini göremiyoruz ki senin. Annem babam bana hep sevgini göstermiyorsun derdi. Şimdi eve gittiğimde yine diyebilirler yani. Ben de üzülürdüm böyle demelerine. Şimdi düşününce, bazen çoğu hissi hissettiğinle kalıyorsun evet. Çoğunu anlatamıyorsun, his anlatılamıyor çünkü hissediliyor. Çoğunu gösteremiyorsun, çünkü hislerimizi görebilen bir gözlük yok. Hissediliyor o sadece. Mesela bugün erkek arkadaşından ayrıldığı için bayağı kötü bir psikolojide olan A.B. isimli sınıf arkadaşım için üzüldüm. Ama o kadar. Yani ben hissettim bişeyler, cümle kuramadım, ayrılıkla ilgili anlarda dünyanın en bilirkişisi gelip en bilgiç cümleyi de kursa bi işe yaramaz zannımca. O nedenle hissettiğim şey benimle kaldı. Ona geçemeden. Ki zaten itiraf etmek lazım, genelde kalbimizi dolduran ya da bazen midemizi dolduran duygular aynen orda kalır ve zaman aşımına uğrar. Ne hissettiğin, ne kadar yoğun, ne kadar kötü, ne kadar iyi hissettiğin ve hatta ne kadar şüphelendiğin, ne kadar merak ettiğin, korktuğun.. anlar.. hissettiğin anlar.. hislerin. sadece sen hissediyorsun onları. Ne annen, ne baban, ne sevgilin..

yalan söyle-me-yeceksin!

Bu kadın ya gelemiyor, ya gelse de sahneye çıkamıyor, çıksa da düşüyor falan.. "bilet parası sorun değil de Amy Winehouse'a güvenip de alamıyorum" diyen arkadaşımı şimdi daha iyi anlıyorum.

Bazen insanların bulundukları yaşlarda, onlardan beklenmeyen davranışları görmek beni çileden çıkartınca onlara 'yaş kaç?' diye sormak geliyor içimden. İnsan 25 inden sonra hala utanmadan sıkılmadan derste, eğitmenin karşısında uyuyabilir mi? hımm yoksa insan 25'inden sonra daha mı rahat olur bu konularda diyorsunuz? veya diğer taraftan bakalım; eğitmen kişisinin sınıfta sorduğu sorunun ardından aldığı yanlış cevap üzerine 'come ooon' demesi siz de hangi duyguyu uyandırıyor. Görmemişlikten başka?

İstanbul'dayım. 1 aydır. Hayatımda ilk kez İstanbul'da bu kadar fazla kaldım. Hep kaçardım ben bu şehirden. Yılda bir kez belki, haftasonunda falan, gezmeye tozmaya gelinirse gelinirdi, o da hep aynı yere Taksim'e. Şimdiyse farklı. Adaptasyon sürecindeyim. Hiç bir zaman yaşamayı düşünmediğim bu şehre.
Yıllardır burda yaşıyor olabilirsiniz, ama ben yaşamadım. Yolları, minibüsün nerde duracağınıi metrobüsün nerden geçeceğini, metronun nerde olacağını, şurdan şuraya taksinin ne kadar tutacağını ve hatta o taksinin sizi dolandırmadan A ve B noktası arasındaki en kısa mesafe şeklinde gitmesi gereken yolu da biliyor olabilirsiniz. Ama ben bunların hiç birini bilmiyorum. Hep derdim ki İstanbul gibi bir yerde yaşasam yollarda ne kitaplar bitirirdim. Yalanmış. Yapamazmışım. Zira olmuyor. Duyduğun ter kokusu, radyodan yükselen yıldız tilbe sesi, sallana sallana gittiğin koltuk, ikidebir durduğun durak, insanların koridor kısmında 'arkaya ilerleyelim beyler' sesiyle senkronize bir şekilde önden arkaya doğru devamlı hareket halinde olması, - sen şanslıysan koltuktasındır- , bindiğinden beri sana yer vermen için psikolojik baskı yapan daha 50'sine bile varmamış 'yaşlı' teyze(ler), bunların hiç biri ama hiç biri senin kitap okumanı istemiyor ki zaten. Çok manasız yani okuman. Zamanından çalmak istiyor İstanbul senin. Hayatından çalmak istiyor. Senden alabildiğini almak, trafiğiyle, kuralsızlığıyla, gereksiz karmaşıklığıyla, sıcağıyla ve hatta çoğu zaman bunların hepsinin sebebi olan insanıyla seni yormak, seni sömürmek istiyor.

Amacım keyifsiz bir yazı yazmak değildi, ama öyle oldu. Fakat nadiren tüm bu şartlara direnen kitaplar da geçebiliyor elinize. Sağınızda, solunuzda olup bitene boşverebiliyorsunuz. Öyle bir kitap var elimde; Yalan söyle-me- yeceksin! / Jürgen Schmieder
Hakkında bişeyler yazmak için bitirmeyi bekliyorum. Fakat şunu söyleyebilirim; gerçeği söylemekle dürüst olmak arasında çok fark olduğunu anlamamı sağladı ilk 50 sayfa içerisinde.

Sunday, June 19, 2011

-ilk- starbucks günü

Sıcak bir gün.
Büyükçekmecedeyim.
Günlerden pazar.
Odamdayım, orduevinde.
Kafamın içindekileri boşaltmak amacıyla, odamı temizledim. Tozları sildikçe berraklaştı sanki bir şeyler. Temiz kıyafetlerimi ütüleyen askere 'eline sağlık' deyince, iyi bir şey yaptığımı düşündüm doğrusu.. çünkü kötü hissediyorlar değil mi, erkekler, askerdeyken, kendilerini.. bir gülen yüzü esirgiyoruz biz de. her neyse..
şimdi 3 yataklı odada yalnızım, şimdilik.
her an biri gelip, bu sessizliği bozabilir .. diyorum ama aslında ortalık pek de sessiz değil..
havuz kenarından insan seslerinin birbirine karışıp yarattığı uğultuyla birlikte, manzarama eşlik eden bir gülben ergen sesi var boşluğa yükselip, odama dolan.. kötü ses diyemem, sanki sessiz sessiz söylüyor şarkısını, ben sözlerini dinlemiyorum şarkının, sesini dinliyorum, sakinleştirici bir ton. Ama yine de aşağıdan yükselen sesin Norah Jones olmasını tercih ederdim..
Sevgilimi gördüm bugün, 2-3 saat oturup bir kahve içme fırsatımız oldu. Uzun zaman olmuştu görüşmeyeli, uzun zaman dilimleri..Özlemişim, sarılmayı, görmeyi, gülümsemesini..
Şimdi odamdayım, yalnızım.. günüm güzel geçti diyebilirim, diyebilir miyim? bir insanın gününün 3 saati iyi geçmişse eğer o güne güzel geçmiş diyebilir mi?
ve eğer o insan en çok da bir günün, akşam üstü saatlerini, güneşin batmaya yakın saatlerini, etkisini kaybettiği yavaşça gökyüzünün maviden koyulaşarak griye döndüğü zaman dilimlerini seviyorsa, o serinliği seviyorsa, odadaki perdenin sakince hareketini seviyorsa, işte o vakit yalnızlığını paylaşmak istiyorsa..
gün..
güzel mi geçmiştir?
o vakitte, yalnızsa..

insanın kendini koala gibi hissetmesi durumu :)

Thursday, June 16, 2011

book lovers never go to bed alone


"Dünyadaki bütün kitapları okuyacak kadar zamanımın kalmadığını anlayacak yaşlara geldim, yetinmenin yaşlarına, aramanın da, bulmanın da anlamının solduğu yaşlara... kitapların söylediklerine inancımın azaldığı yaşlara."

~Murathan Mungan / Yüksek Topuklar
"Yaşadığımız anları dondurup cümlelere dökme çabası , çiçekleri kurutup kitap yaprakları arasında ölümsüzleştirmeye benzer.. "
~Aslı Erdoğan / Kabuk Adam


"Suç televizyonun mu?
20. yy fazla mı “görsel”? 19.yy fazla mı tasvirci ? Peki neden 18. yy fazla rasyonel , 17. yy fazla klasik , 16. yy fazla Rönasansçı olmasın? Puşkin fazla Rus ve Sofokles fazla ölü olabilir. Sanki insanla kitap arasındaki ilişkilerin soğuması için yüzyıllara ihtiyaç vardı!
Birkaç yıl yeter ..
Birkaç hafta ..
Bir yanlış anlaşılma süresi.."
~Daniel Pennac / Roman gibi


'belki yarın gidecek bir anı gelecek bir başka anının yerine
insan bazen ağlamaz mı bakıp bakıp kendine...'

~ Edip Cansever


"Gucluler gucsuzleri terkedemeyecek kadar gucsuz olduklarinda, gucsuzler cekip gidebilecek kadar guclu olmak zorundaydilar.."

~Milan Kundera / Gülünesi Aşklar



Sunday, June 12, 2011


Nerden okudum , ya da duydum hatırlamıyorum ama .. çok şey ifade eder bana.. "elinde çiçeklerle gidip gidip duvara çarpmak" ..

ve hayat duvara çarpmanla değil , elindeki çiçeklerle ilgileniyor ..

Thursday, June 9, 2011

long day is over

Norah Jones tan bi savaşın ardından çalması gereken şarkı çalıyor.. ' Long day is over'

uzun günler vardır, bitmeyen günler, bir dakikası bir saate eşit, sabahtan öğlene geçemeyen, akşam bir türlü olamayan, her aksiliğin seni bulduğu o uzun günler. içindeki kaba insanı, hoşgörüsüz, tahammülsüz, suratsız insanı saklamaktan yorulduğun, ayan beyan ortaya koyduğun, gülümsemek zorunda değilim diye bağırmak istediğin günler. Kimsenin seni anlamadığını düşündüğün, anlatmayı ise hiç düşünmediğin, içine tıkılı kalan şeyin midende yaptığı sancıya dayanamadığın için hiç tanımadığın bi insanın cümlelerinden medet umduğun uzun, bitmeyen günler. ve o uzun günler sana ait değildir, ya bir ders ya bir iş ya bir sunum bulur seni. Köşene çekilemezsin yani, belki rahat bıraksalar, köşene gitsen, kapasan ışıklarını, kimse seni görmese daha kolay geçebilecek günler.. Ama değil işte, sanki bu yaştan sonra o rahatlığı uzun bir süre zor görecekmiş gibi hissediyor insan. Uzun günlerin sayısı artıyor hayatında, onlara katlanma kat sayında ona orantılı artıyor. evet öldürmüyor belki dahası güçlendiriyor. zira o anlar insana çok şey öğretiyor, belki öldürmüyor ama çok yük bindiriyor omuza, dolayısıyla özlü sözün dediği gibi güçlenmezsen altında kalıyorsun..o uzun günün ve getirdiklerinin..

daha önce de dediğim gibi..
uzun gün bitiyor..
norah jones çalıyor..
ve sen inanmak istiyorsun..
"inanmaktan başka çaren kalmıyor.."

Camdan mezbahalar *

Bu yazıda hayvanlara yapılan işkencelerin videosunu neden izlemediğinizi ve neden izlemeniz gerektiğini yazıcam. " Kaz tüyünün n...