Skip to main content

&

Üniversite mezunu bir kadının ilkokul mezunu bir erkeği yönetmeye çalışması, ona istekler yağdırması ve ardından adamın içten gülümsemesi.. kadının tezcanlılığına karşılık adamın serinkanlılığı.. Rufus Wainright'ın Across the Universe klibinde Rene Magritte tablosunun canlandırılması, yüzüme yayılan gülümseme.. Sadece Rene Magritte'nin tablolarına bakarken bile gülümseyen bir insan tablonun hayta geçirilmişini görünce pek hoşuna gider.. bir de renenin piposu var.. onu da birileri yapsa keşke.. Oturduğum yerde pencerenin köşesinde içeri sızıp bana varmaya çalışan güneş ışığı.. ve diyalog "ama burda bi güneş ışığı bile yok! fotosentez yapamıyorum" " nasıl yani sen çiçek misin ki" "tabi! kadınlar çiçektir :)" insan kendinden sıkılır mı noktalama işaretleri kullanmadan yazsam georges perec'in aklımda tutamayacak kadar uzun ismi olan kitabındaki gibi ve hatta çok duraklamadan yazsam RapunseLL gibi konuşmaktan söylemekten vazgeçtiğimiz cümleleri nerde saklıyoruz acaba bir de hep aklıma takılan şu kullandığımız kalp şekli bu şekle göre kulakçılarda kan var sıkıldım ben ve hatta sıkıldım demekten de sıkıldığım için belki susmayı denemek lazım az konuşmak belki çok okumak çok düşünmek çok izlemek ama yavaş yürümek fazla enerjini bir koşuyla atmak pencereden uzun uzun bakmak deniz manzaran var ya daha ne olsun bak işte bakabildiğin kadar düşün düşünebildiğini sonra başkaları bunu niye düşünmüyor diye çatma kimseye herkesin karşısında deniz manzarası yok herkesin senin gibi bol bol zamanı da yok az konuş işte canının sıkıntısı canında kalsın hep çıkmasın gözünden gözünün yaşından bu böyle de gözyaşına al karşına konuş bu böyle de ne zaman bitecek bilmiyorum de sen o zamana kadar idare et de o zamana kadar idare et sen de yap işte bişeyler bul bişeyler idare et işte kendi kendine konuşmayı da bırak kendi suyunda boğulma yani ve hatta suyunu bulandırma ortada yürümeye çalışmak en sevmediğin şey biliyorum ama gri diye de bi renk koymuşlar siyahla beyazın arasına gri oldukça hayatta ortadan yürümeni gerektirecek durumlar çıkacaktır karşına o yüzden sen canın sıkıldığında bi kahve koy kendine kokusunu içine çeke çeke karşındaki denizi seyret soğuk da olsa..

Comments

Popular posts from this blog

öjeni/öfeni

İnsan düşündükçe , baktığı açıyı genişletip sorguladıkça olaylar ve hatta gerçekler şekil değiştirir.
Ama düşünmek bile özgürlük gerektirir , özgürlük ise hayatımızın sınırlarını istediğimiz yere koyma halidir.Başta söylediğim gibi düşündükçe ve sorguladıkça şekil değiştiren kavramlardan biri de özgürlüktür. Bunu geniş bir örnekle anlatmak gerekirse, 19 . yüzyıl sonlarına doğru bir biyologun( Francis Galton ) düşünce sisteminden ‘öjeni’(eugenics) terimi ortaya çıkmıştır , Galton’a göre insanın bir çok özelliğine ait kalıtımının kontrol edilebilir ve yapay bir seçilime gidilebilir bunu sonucunda daha kaliteli veya kusursuz insanlar elde edilmiş olur. Kısaca anlamı ; anlamı kusursuz insan veya kusursuz insan geliştirme halidir. Öjeninin de iki yönü vardır , pozitif ve negatif .Pozitif öjeniye göre kusursuzluk insanı daha özgür kılabilir , sınırlarını genişletebilir, özgürleşme adına bi adım olabilir , ama negatif öjeni insanların elinden haklarını almaktadır , tercih edilmeyen bireylerin…

Kuytu

Üstüne methiyeler düzebileceğim, ya da akşamdan sabaha kadar uzun uzun bakabileceğim, ya da karın soğuğunu hissedebilecek kadar içine girebileceğim bir fotoğraf bu. Doğanın güzelliği, vahşiliğin içinde bile var olabilecek saflığı, uykunun verdiği huzuru, yalnızlığın sessizliği.. belki de hiç biri. Bilmiyorum. Tek bildiğim gördüğüm fotoğraf bir kediye ait.. üzerine kar yağıyor.. 'kuytu' diye bir şey yok.. sadece bir kedi ve kar.. 

Taşıdıkları şeyler

Eğer sabah kalktığınızda, yaşadığınız apartmanın arka duvarının delik deşik olmasını ve gecenin bir kısmını duyduğunuz silah seslerinin ardından girdiğiniz dolapta geçirmeyi savaştan sayıyorsanız, evet, ben bir savaşın içinden geçtim.
Savaşları sevmem. Savaş filmlerini severim. Bununla birlikte ilk kez savaşla ilgili bir kitap okudum; Taşıdıkları şeyler, Tim O'BRIEN
"Üsteğmen Jimmy Cross, New Jersey'deki Mount Sebastian Koleji'nin birinci sınıfında okuyan Martha adlı bir kızın gönderdiği mektupları taşırdı. Bazen zarfın kapağını yalardı, Martha'nın dilinin oraya değdiğini bilerek."

"(...) kendini savaşa, onları bekleyen bütün tehlikelere odaklanmaya zorladı, fakat aşk çok fazla geliyor, felç ediyordu onu. Martha'nın akciğerlerinde uyumak, onun kanını solumak ve avutulmak istiyordu. Bakire olmasını hem istiyor, hem istemiyordu. Onu tanımak istiyordu. Mahrem sırlarını öğrenmek: Neden şiir? Neden bu kadar hüzün? Gözlerindeki grilik neden?"…