Skip to main content

"do we need distance to get closer?" C.B.

Bu çılgınlığın bir gün sonu gelmeli diye düşünüyorum. Bir şeyler sona ermeli ki ben de durabiliyim. Öbür türlü duramadığımı, durmak için bahaneler uyduramadığımı farkettim. "Hey dostum! yeterince yorgunum, daha fazla koşamayacak kadar" repliği karşı tarafı ikna etmeye yetmiyor çünkü. Halbuki bir şeylere devam etmek hissi, zordur .. Özellikle bazen .. Albert Camus'un dediği gibi " evet bu dünyada savaş yapılabilir, aşk taklit edilebilir, hemcinsine işkence yapılabilir, gazetelerde boy gösterilebilir ya da yalnızca örgü örerken komşu çekiştirilebilir. Ama bazı hallerde devam etmek, yalnızca devam etmek insan üstü bir şeydir."

Anladım ki söyleyecek çok şeyim olduğum zaman yazamıyorum ben. Hepsini söylemekten korkuyorum sanırım. Ve ayrıca ilişkiler hakkında da konuşamadığım gibi yazamıyorum da . "Hıh, bu konularda ahkam kesmek çok kolaydır" gibi bir halim var. Halbuki değil.

ve kendi kafamda kurduğum bağlantıları hızla geçerek şu konuya gelmek istiyorum ki ; Carrie şöyle der ; sevdiklerimiz bizden uzağa gittiklerinde üzülürüz ama bizi teselli eden şey uzaklarda bir yerde sevildiğimizi bilmek ve ona sahip olmaktır. eğer şanslıysanız o kişi size bir uçak uzaklıktadır.

Şimdi yine yarın ki sınava (mikrobiyoloji) çalışıp, sunumumu (Çernobil'in etkileri) bitirip, tezimi (muhabbet kuşlarında klasik koşullanma) tamamlamak için masama dönmem gerek.


-eklesem iyi olur / arada bir okumak için pek tabi..

later that day, i got to think about the relationships:
there are those that open you up to something new and exotic,
those that are old and familiar,
those that bring up lots of questions,
those that bring you somewhere unexpected,
those that bring you far from where you started,
and those that bring you back..
but the most exciting, challenging and significant relationship of all, is the one you have with yourself..
and if you find someone to love, the you, you love....
*well, that's just fabulous..

*dinle : * Oasis - Breakfast At The Tiffany's
oku : * Tepetaklak - Eduardo Galeano

izle: *Reservation Road

Comments

Popular posts from this blog

öjeni/öfeni

İnsan düşündükçe , baktığı açıyı genişletip sorguladıkça olaylar ve hatta gerçekler şekil değiştirir.
Ama düşünmek bile özgürlük gerektirir , özgürlük ise hayatımızın sınırlarını istediğimiz yere koyma halidir.Başta söylediğim gibi düşündükçe ve sorguladıkça şekil değiştiren kavramlardan biri de özgürlüktür. Bunu geniş bir örnekle anlatmak gerekirse, 19 . yüzyıl sonlarına doğru bir biyologun( Francis Galton ) düşünce sisteminden ‘öjeni’(eugenics) terimi ortaya çıkmıştır , Galton’a göre insanın bir çok özelliğine ait kalıtımının kontrol edilebilir ve yapay bir seçilime gidilebilir bunu sonucunda daha kaliteli veya kusursuz insanlar elde edilmiş olur. Kısaca anlamı ; anlamı kusursuz insan veya kusursuz insan geliştirme halidir. Öjeninin de iki yönü vardır , pozitif ve negatif .Pozitif öjeniye göre kusursuzluk insanı daha özgür kılabilir , sınırlarını genişletebilir, özgürleşme adına bi adım olabilir , ama negatif öjeni insanların elinden haklarını almaktadır , tercih edilmeyen bireylerin…

Kuytu

Üstüne methiyeler düzebileceğim, ya da akşamdan sabaha kadar uzun uzun bakabileceğim, ya da karın soğuğunu hissedebilecek kadar içine girebileceğim bir fotoğraf bu. Doğanın güzelliği, vahşiliğin içinde bile var olabilecek saflığı, uykunun verdiği huzuru, yalnızlığın sessizliği.. belki de hiç biri. Bilmiyorum. Tek bildiğim gördüğüm fotoğraf bir kediye ait.. üzerine kar yağıyor.. 'kuytu' diye bir şey yok.. sadece bir kedi ve kar.. 

Taşıdıkları şeyler

Eğer sabah kalktığınızda, yaşadığınız apartmanın arka duvarının delik deşik olmasını ve gecenin bir kısmını duyduğunuz silah seslerinin ardından girdiğiniz dolapta geçirmeyi savaştan sayıyorsanız, evet, ben bir savaşın içinden geçtim.
Savaşları sevmem. Savaş filmlerini severim. Bununla birlikte ilk kez savaşla ilgili bir kitap okudum; Taşıdıkları şeyler, Tim O'BRIEN
"Üsteğmen Jimmy Cross, New Jersey'deki Mount Sebastian Koleji'nin birinci sınıfında okuyan Martha adlı bir kızın gönderdiği mektupları taşırdı. Bazen zarfın kapağını yalardı, Martha'nın dilinin oraya değdiğini bilerek."

"(...) kendini savaşa, onları bekleyen bütün tehlikelere odaklanmaya zorladı, fakat aşk çok fazla geliyor, felç ediyordu onu. Martha'nın akciğerlerinde uyumak, onun kanını solumak ve avutulmak istiyordu. Bakire olmasını hem istiyor, hem istemiyordu. Onu tanımak istiyordu. Mahrem sırlarını öğrenmek: Neden şiir? Neden bu kadar hüzün? Gözlerindeki grilik neden?"…