Skip to main content

room 11

Hiç bir Paul Auster kitabı gibi bu kitapta sıradan ve tekdüze bitemezdi , son sayfa da olsa bir şeyler olmalıydı , konu düğümlenmeden önce hikayenin polisiye tarafı ağır basmalı , kitabın başından beri tahmin ettiğimiz şey ( eğer edebildiysek) çıkmamalı , konu 180. derece dönmeliydi . Ve sıkı bir Paul Auster okuru bunu bilmeliydi. Yine öyle oldu . Kitabın sonuna doğru konu derinleşti , derinleşti .. sonra yavaş yavaş sona bıraktığımız nefesi kullanarak çıktık suyun üstüne .. yani kitabın sonlarında nefesimizi tuttuk , ama tuttuğumuza değdi .. Paul Auster da tek sevmediğim nokta , alıntı yapamıyorum , ya da alıntı yapacak çok az şey oluyor .. (Leviathan - Ayşe B.'den )

Festivalde ki görevime gitmeden önce , yani dün , yani saat öğleden sonra 2 sularında , tramvay durağı dolaylarında bir cafe de bişeyler atıştırdım , yanında Leviathan , daha doğrusu yanımda Leviathan . Zaten bu kitabı dizi film gibi okudum ben , en heyecanlı yerinde kapadım başka yere gittim , sonra devam ettim , sonra yine kapadım , dizi misali .. arkası yarınlar .. vardı eskiden .. neyse oturduğum kafede çalışan bir bayan ben tam kalkarken -afiyet olsun - dedi . - sagolun - dedim . resmi giyindiğimden olacak - bir yerde mi calısıyorsunuz, ögrenci misiniz - dedi. -calısıyorum ama şimdi festivale gidiyorum -dedim . - ama festivale çalışmaya gidiyorum aslında öğrenciyim - - ama okulda da çalışıyorum , radyosunda - ama şimdi festivale gidiyorum orda da çalşıyorum - dedim - hıı çok soru sordum galiba- dedi . ben de - hayır ben çok cevap verdim - dedim .

Ne çok anlatacak şeyim var . Çok mu fazla biriktirmeye başladım acaba diye düşünüyorum . İçimde , dışımda , defterlerde , kağıtta , kitapta , flashdiskte , taslaklarda , bilgisayarda .. tüm bunların içinde ruhum bile duymadan boğulmam mümkün mü? ayrıca biri şu buzdolabının sesine bi çare bulamaz mı . geçen gün elektrikler kesildi , hayatım boyunca uzun zamandır o kadar huzurlu uyumamıştım , buzdolabı ve kombi sesi olmadan . ve fakat sabah yataktan kalkamadım , çünkü sırtım tutulmuştu .

Bugün Room 11 'i keşfettiğim gündür . I want to be your .. ve yeryüzünde Paul Weller diye bir adam yaşıyormuş benim haberim yokmuş .

Comments

Popular posts from this blog

öjeni/öfeni

İnsan düşündükçe , baktığı açıyı genişletip sorguladıkça olaylar ve hatta gerçekler şekil değiştirir.
Ama düşünmek bile özgürlük gerektirir , özgürlük ise hayatımızın sınırlarını istediğimiz yere koyma halidir.Başta söylediğim gibi düşündükçe ve sorguladıkça şekil değiştiren kavramlardan biri de özgürlüktür. Bunu geniş bir örnekle anlatmak gerekirse, 19 . yüzyıl sonlarına doğru bir biyologun( Francis Galton ) düşünce sisteminden ‘öjeni’(eugenics) terimi ortaya çıkmıştır , Galton’a göre insanın bir çok özelliğine ait kalıtımının kontrol edilebilir ve yapay bir seçilime gidilebilir bunu sonucunda daha kaliteli veya kusursuz insanlar elde edilmiş olur. Kısaca anlamı ; anlamı kusursuz insan veya kusursuz insan geliştirme halidir. Öjeninin de iki yönü vardır , pozitif ve negatif .Pozitif öjeniye göre kusursuzluk insanı daha özgür kılabilir , sınırlarını genişletebilir, özgürleşme adına bi adım olabilir , ama negatif öjeni insanların elinden haklarını almaktadır , tercih edilmeyen bireylerin…

Kuytu

Üstüne methiyeler düzebileceğim, ya da akşamdan sabaha kadar uzun uzun bakabileceğim, ya da karın soğuğunu hissedebilecek kadar içine girebileceğim bir fotoğraf bu. Doğanın güzelliği, vahşiliğin içinde bile var olabilecek saflığı, uykunun verdiği huzuru, yalnızlığın sessizliği.. belki de hiç biri. Bilmiyorum. Tek bildiğim gördüğüm fotoğraf bir kediye ait.. üzerine kar yağıyor.. 'kuytu' diye bir şey yok.. sadece bir kedi ve kar.. 

Taşıdıkları şeyler

Eğer sabah kalktığınızda, yaşadığınız apartmanın arka duvarının delik deşik olmasını ve gecenin bir kısmını duyduğunuz silah seslerinin ardından girdiğiniz dolapta geçirmeyi savaştan sayıyorsanız, evet, ben bir savaşın içinden geçtim.
Savaşları sevmem. Savaş filmlerini severim. Bununla birlikte ilk kez savaşla ilgili bir kitap okudum; Taşıdıkları şeyler, Tim O'BRIEN
"Üsteğmen Jimmy Cross, New Jersey'deki Mount Sebastian Koleji'nin birinci sınıfında okuyan Martha adlı bir kızın gönderdiği mektupları taşırdı. Bazen zarfın kapağını yalardı, Martha'nın dilinin oraya değdiğini bilerek."

"(...) kendini savaşa, onları bekleyen bütün tehlikelere odaklanmaya zorladı, fakat aşk çok fazla geliyor, felç ediyordu onu. Martha'nın akciğerlerinde uyumak, onun kanını solumak ve avutulmak istiyordu. Bakire olmasını hem istiyor, hem istemiyordu. Onu tanımak istiyordu. Mahrem sırlarını öğrenmek: Neden şiir? Neden bu kadar hüzün? Gözlerindeki grilik neden?"…