Skip to main content



...artık yeni bir ilgi alanım var .. katedral ve kilise mimarisi.. beni bu konuda meraklandıran ise 'Kölner Dom'
yani dünyanın en büyük 3. katedrali.. öncelikle biraz tarihi bilgi vermek gerekirse eğer ..
... Almanya ya en çok turisti çeken bu yapı 1200 lü yıllarda yapılmaya başlanmış , fakat biraz uzun sürmüş -600 küsur yıl- ve de 1880 de kullanıma açılmış ...Bu nedenle kendisi 'bitirilemeyen katedral' şeklinde ünlenmiş. 157 metre yüksekliğindeki Dom Katolik Katedralinin 509 basamağı var . Bu devasal yapı siz şehirde nereye giderseniz gidin peşinizde , onu görmek için kafanızı kaldırmanız yeterli.. pusula görevi görüyor sanki :)

tarihi bilgileri geçip ne hissettirdiğine gelirsek eğer..

öncelikle 25 yaşına kadar bildiğim 'büyük' kelimesinin anlamı yeterince büyük değilmiş onu anladım Dom'u görünce .. gerçek olduğunu bilmesem , hayal gücüm aklımda canlandırmaya yetmiyor diyeceğim ama değil .. sanki yaşıyor gibi .. yani karşısında dururken bu yapının canlı olması gerektiğini düşünüyorsunuz .. ve daha bir çok şey düşündürtüyor size.. sorgulatıyor.. sonunda tabi başınız dönüyor ..


eğer bir tanrı varsa diyorsunuz kesin bunun içinde yaşıyor :) içeri girdiğinizde ise sizi alıp götüren dünya hakkında konuşmamayı tercih ederim zira çok manevi.. umarım bir şansınız olur bu maneviyatı yaşamaya..



Eğer Köln e yukarıdan bakmak istiyorsanız kesinlikle Dom doğru yer , sadece bir kaç basamak var aşmanız gereken .. 509+509 .. çok dar bir minare içinde yol alınıyor , iki kişi geçmek zor .. yukarı çıkanlardan yükselen nefes alıp verme sesi benim gibi 'klostrofobi'si olanlar için durumu daha da zorlaştırıyor.. gerçi ben bu yükseklik-ve-kapalı-yerde-kalma-korkumla Dom'un tepesinde ne arıyorum onu da bilmiyorum :) sonuçta aşağı indiğimizde bayılmak üzereydim ..

Dom beni yerle bir etti :) başımı döndürdü , bütün enerjimi aldı .. ama tabii benden aldıklarının yerine yenilerini koydu .. ben de yenilenerek ayrıldım Köln den ..

tarih : 11.08.09

Comments

Popular posts from this blog

öjeni/öfeni

İnsan düşündükçe , baktığı açıyı genişletip sorguladıkça olaylar ve hatta gerçekler şekil değiştirir.
Ama düşünmek bile özgürlük gerektirir , özgürlük ise hayatımızın sınırlarını istediğimiz yere koyma halidir.Başta söylediğim gibi düşündükçe ve sorguladıkça şekil değiştiren kavramlardan biri de özgürlüktür. Bunu geniş bir örnekle anlatmak gerekirse, 19 . yüzyıl sonlarına doğru bir biyologun( Francis Galton ) düşünce sisteminden ‘öjeni’(eugenics) terimi ortaya çıkmıştır , Galton’a göre insanın bir çok özelliğine ait kalıtımının kontrol edilebilir ve yapay bir seçilime gidilebilir bunu sonucunda daha kaliteli veya kusursuz insanlar elde edilmiş olur. Kısaca anlamı ; anlamı kusursuz insan veya kusursuz insan geliştirme halidir. Öjeninin de iki yönü vardır , pozitif ve negatif .Pozitif öjeniye göre kusursuzluk insanı daha özgür kılabilir , sınırlarını genişletebilir, özgürleşme adına bi adım olabilir , ama negatif öjeni insanların elinden haklarını almaktadır , tercih edilmeyen bireylerin…

Kuytu

Üstüne methiyeler düzebileceğim, ya da akşamdan sabaha kadar uzun uzun bakabileceğim, ya da karın soğuğunu hissedebilecek kadar içine girebileceğim bir fotoğraf bu. Doğanın güzelliği, vahşiliğin içinde bile var olabilecek saflığı, uykunun verdiği huzuru, yalnızlığın sessizliği.. belki de hiç biri. Bilmiyorum. Tek bildiğim gördüğüm fotoğraf bir kediye ait.. üzerine kar yağıyor.. 'kuytu' diye bir şey yok.. sadece bir kedi ve kar.. 

Taşıdıkları şeyler

Eğer sabah kalktığınızda, yaşadığınız apartmanın arka duvarının delik deşik olmasını ve gecenin bir kısmını duyduğunuz silah seslerinin ardından girdiğiniz dolapta geçirmeyi savaştan sayıyorsanız, evet, ben bir savaşın içinden geçtim.
Savaşları sevmem. Savaş filmlerini severim. Bununla birlikte ilk kez savaşla ilgili bir kitap okudum; Taşıdıkları şeyler, Tim O'BRIEN
"Üsteğmen Jimmy Cross, New Jersey'deki Mount Sebastian Koleji'nin birinci sınıfında okuyan Martha adlı bir kızın gönderdiği mektupları taşırdı. Bazen zarfın kapağını yalardı, Martha'nın dilinin oraya değdiğini bilerek."

"(...) kendini savaşa, onları bekleyen bütün tehlikelere odaklanmaya zorladı, fakat aşk çok fazla geliyor, felç ediyordu onu. Martha'nın akciğerlerinde uyumak, onun kanını solumak ve avutulmak istiyordu. Bakire olmasını hem istiyor, hem istemiyordu. Onu tanımak istiyordu. Mahrem sırlarını öğrenmek: Neden şiir? Neden bu kadar hüzün? Gözlerindeki grilik neden?"…