Skip to main content

geç olsa da 'Sukkar Banat ' :)


Günün kirinden ,pasından uzaklaşmak için şeker gibi bir film biliyorum , tam anlamıyla şeker gibi , çünkü başrolde 4 tane kadın var :) şöyle kendinize sütlü bir kahve yapıp , koltuğunuza gömülüp , Caramel'i izleyin ( Sukkar Banat ) .. film başlasın , kamera güzellik salonunda dolaşıp güzel ve aynı zamanda doğal kadınları gösterdikçe sizinde bi gözünüz şöyle dışardan baksın kendinize , Tango el caramel çalsın .. Çalsın ki içinizden tango yapmak gelsin .. Başroldeki Layale i izledikçe canınız makyaj yapmak istesin :) sonra izin verin film sizi içine alsın .. ne zaman günlük güneşlik oldu ki hayat ? her şey her zaman bu kadar renkli ve güzel değil . Ya da eğer bi yerlerde renkli ve güzel şeyler varsa bile tüm hızla kirletilir ya .. işte o hesap . bu filminde renklerinin crossprocess yöntemiyle canlandırıldığına bakmayın anlattıkları bazen o kadar siyah ki - üzerine söz söylemeye kimsenin gücü yetmiyor .. Filmde , vazgeçtiğin şeyleri hatırlıyorsun , sevdiğin insan için kendinden verdiklerini .. verdiklerini hakedip etmeyeceğini hiç bir zaman anlayamayacağını .. sonra bir ameliyat masasından dikiş makinesi görüntüsüne kayıyor film .. ve işte bu iki sahne geçişi çok fazla şeyi anlatıyor .. "Mösyö Pompiduo 'ya terziye gittiğimi söylersiniz."
ve şu bize verilen , belki de içine doğduğumuz güzel hayatı ne kadar basitleştirdiğimizi de anlatıyor aslında .. bunların dışında aşkın yaşının , yerinin , zamanının kısacası kurallarının olmadığını hatırlatıyor özellikle 'hormon dengemin bozulduğu' şu günlerde :) ilaç gibi geliyor bana doğrusu 6. kez izlememe rağmen :) ve dediğim gibi filmden sonra kendinizi güzellik salonunda bulmanız çok olası - tıpkı benim yaptığım gibi ..
*
Bugün puzzle gibi gördüm hayatımı , kimin elinde hangi parça var , hayatımın hangi kısmını ve zamanını dolduracak onu anlamaya çalışıyorum şimdi .. bunun için ne kadar zamanım var bilmiyorum tabi ama ben genelde uzun yaşamam diyorum , bilmem neden öyle gibi .. şükretmek ne demek ? yemin etmek ? yani bu iki fiilin içinde tanrı olmalı mı? ona mı dayandırmalıyız bu fiilleri ? peki ona inanmayanlar ya da 'onun olup olmadığını kanıtlayamadıkları için bunu soru olarak bile görmeyenler' .. onlar bu fiilleri hiç kullanmazlar mı? peki ben düz mantık gitsem .. desem ki ben yaratan tanrıdır , beni de annem yarattığına göre? evet aklınızdaki sonuca çıksam bu çok mu garip olur? önermelerimin hangileri yanlıştır? doğru olma ihtimali kaçtır? herkesin inandığı şeye inanmak çok sıkıcı değil mi, şu hayatta keşfedilecek bir çok şey varken , onun yerine bu budur bundan gelir deyip yerinde saymak , diğerlerinden farklı veya artı bir şey bilmemek , bunun için enerji harcamamak? mutlaka bunun da bir adı vardır , yani böyle kendini engellemeden -direk aklına gelenleri yazmanın da bir adı olmalı .. dün 300 küsür ölü vardı Afrika da bir yerde , Hindistanda da 200 küsür ? ben kendimi nasıl hissetmeliyim bu durumda? gülümsemek bile acıtmaz mı insanı orda insanlar ölürken .. yoksa tüm hayatım boyunca siyah mı giymeliyim yas tutmak adına .. keşke gidebilsem ben de o yardıma muhtaç insanlara , yanlarına , yardıma .. gözümü kırpmam demiş miydim? o parlayan gözlerle bakan insanların gülümsemelerini görünce insan zaten ne önemi var hangi meridyende olduğunun? tüm günün yorgunluğundan sonra köşene çekildiğinde sevdiklerin uzakta kalmış olur belki ama sanki şimdi uzakta değiller mi? şimdi özlemiyor musun ..
*
ben bu soru yağmurunu yapıyorum arada , o yüzden üzerinize alınmamakla birlikte cevaplarını bildikleriniz varsa da can kulağıyla dilerim :)
* bu arada bir kitap okuyorum beyinle ilgili --> yaşlandıkça hayat çabuk mu geçer ? ilginç şeyler var yine içinde beyinle ilgili .. yapılan deneyler özellikle dikkat çekici ayrıca insan kendi üstünde de deneyebiliyor .. geneli anılarla ilgili .. hiç farkettiniz mi bilmem ama insanlar anılarını sadece görsel olarak hatırlıyor yani koku veya ses ile değil .. sadece görüntü .. hatta 3. bir göz gibi bakıyoruz o anlar gözümüzün önüne gelince , sanki rüyadaymışız gibi .. halbuki o andayken olayın içindeyiz ama hatırlarken dışardan bakıyoruz ve ilk 3-4 seneyi hiç hatırlamıyoruz , daha sonra yaşanılanlar perde anılar olarak diğerlerini kapadığından .. bir de çocukluktan hatırladıklarımız genelde acı veya üzüntü duygusunu içinde barındıranlar .. yani hatırlamaya çalışın ve dikkat edin genelde o hatırlanılan anlarda bir üzüntü var , belki acı , belki can sıkıntısı ama mutlu anıların hatırlanma oranı daha az eğer polyanna değilseniz:)

Comments

Popular posts from this blog

öjeni/öfeni

İnsan düşündükçe , baktığı açıyı genişletip sorguladıkça olaylar ve hatta gerçekler şekil değiştirir.
Ama düşünmek bile özgürlük gerektirir , özgürlük ise hayatımızın sınırlarını istediğimiz yere koyma halidir.Başta söylediğim gibi düşündükçe ve sorguladıkça şekil değiştiren kavramlardan biri de özgürlüktür. Bunu geniş bir örnekle anlatmak gerekirse, 19 . yüzyıl sonlarına doğru bir biyologun( Francis Galton ) düşünce sisteminden ‘öjeni’(eugenics) terimi ortaya çıkmıştır , Galton’a göre insanın bir çok özelliğine ait kalıtımının kontrol edilebilir ve yapay bir seçilime gidilebilir bunu sonucunda daha kaliteli veya kusursuz insanlar elde edilmiş olur. Kısaca anlamı ; anlamı kusursuz insan veya kusursuz insan geliştirme halidir. Öjeninin de iki yönü vardır , pozitif ve negatif .Pozitif öjeniye göre kusursuzluk insanı daha özgür kılabilir , sınırlarını genişletebilir, özgürleşme adına bi adım olabilir , ama negatif öjeni insanların elinden haklarını almaktadır , tercih edilmeyen bireylerin…

Kuytu

Üstüne methiyeler düzebileceğim, ya da akşamdan sabaha kadar uzun uzun bakabileceğim, ya da karın soğuğunu hissedebilecek kadar içine girebileceğim bir fotoğraf bu. Doğanın güzelliği, vahşiliğin içinde bile var olabilecek saflığı, uykunun verdiği huzuru, yalnızlığın sessizliği.. belki de hiç biri. Bilmiyorum. Tek bildiğim gördüğüm fotoğraf bir kediye ait.. üzerine kar yağıyor.. 'kuytu' diye bir şey yok.. sadece bir kedi ve kar.. 

Taşıdıkları şeyler

Eğer sabah kalktığınızda, yaşadığınız apartmanın arka duvarının delik deşik olmasını ve gecenin bir kısmını duyduğunuz silah seslerinin ardından girdiğiniz dolapta geçirmeyi savaştan sayıyorsanız, evet, ben bir savaşın içinden geçtim.
Savaşları sevmem. Savaş filmlerini severim. Bununla birlikte ilk kez savaşla ilgili bir kitap okudum; Taşıdıkları şeyler, Tim O'BRIEN
"Üsteğmen Jimmy Cross, New Jersey'deki Mount Sebastian Koleji'nin birinci sınıfında okuyan Martha adlı bir kızın gönderdiği mektupları taşırdı. Bazen zarfın kapağını yalardı, Martha'nın dilinin oraya değdiğini bilerek."

"(...) kendini savaşa, onları bekleyen bütün tehlikelere odaklanmaya zorladı, fakat aşk çok fazla geliyor, felç ediyordu onu. Martha'nın akciğerlerinde uyumak, onun kanını solumak ve avutulmak istiyordu. Bakire olmasını hem istiyor, hem istemiyordu. Onu tanımak istiyordu. Mahrem sırlarını öğrenmek: Neden şiir? Neden bu kadar hüzün? Gözlerindeki grilik neden?"…