Sunday, September 3, 2017

Camdan mezbahalar *


Bu yazıda hayvanlara yapılan işkencelerin videosunu neden izlemediğinizi ve neden izlemeniz gerektiğini yazıcam.

"Kaz tüyünün nasıl elde edildiğinin videsonu izlemek, benim için vejetaryenlik açısından ilk tetikleyiciydi. Sekinci saniyesinde hüngür şakır ağlamaya başlamıştım. Görmem gerekeni görmüştüm." diye cevap veriyorum genelde bana sorulan 'neden vegan oldun ' sorusuna. Karşıdan gelen reaksiyon genelde benzer nitelikte "o videoları ben izleyemem, dayanamam, bakamam" gibi. 

Neden izleyemediğinizi söyleyeyim, duygu durumunuzdan değil öncelikle, bu bir savunma politikası, filmlerde hatta haberlerde gördükleriniz de farklı görüntüler değil aslında. Ama eğer görürseniz, yani bir derinin nasıl da bir koyundan yüzüldüğünü belki de artık 'deri bir çanta' alırken aklınıza bunlar gelecek. Bir kazın tüyleri yolunurken çığlıklarını duyarsanız 'kaz tüyü bir yastığa' nasıl baş koyarsınız! Mezbahalarda adamların koyunların ve ineklerin yüzlerine attıkları tekmeler, ayaklarıyla suratlarına basmalar, verilen elektrik üstüne elektrik, ters asılan hayvanlar, kan gölü içinde yüzen hayvan parçaları, tek kalemde öldürülen canlılar.. Bunları görürseniz, evet bence de et yiyemezsiniz. Sütünü alabilmek için buzağısı yanından ayrılan bir ineğin çığlığına hiç biriniz dayanamazsınız, sonra sütle, çikolatayla, yoğurtla, bin çeşit peynirle aranız bozulur mazallah. 

İşte bu nedenle videoları izlemeyip, tüm bu vahşete ortak oluyorsunuz, belki bilmeden belki bilerek ama bu gerçeği değiştirmiyor. Hayatınızda aksiyon almak yerine her şeyi görmemezlikten gelip, hep başkalarına dünyayı ve ülkeyi mahvettikleri için söyleniyorsunuz. 

Tam da bu sebepten, bilmek, sinirlenmek, doğru olanı yapmak adına aksiyon almak için izlemeniz, okumanız gerekiyor. Bir insan adım atmadıkça toplum ilerlemez. Evet sadece bir insanla değişir her şey. Örnekleri vermekle bitmez. Hayrettin Karaca'nın lafı vardır, "Bir en büyük sayıdır, bir olmadan iki olmaz" 

Artık izleyin, kafanızı daha fazla çevirmeyin, görmemezlikten geldikçe zulüm artıyor, görün! Hayvansal ürünler her alanda, her yerde! Kullanmayın! 

Zulme daha fazla ortak olmayın.. bilinçlenin.. yola iradenizle ve çevrenizdeki canlıları severek onların yaşamına ve yaşama isteğine saygı göstererek devam edin. 


*Başlıkta Paul McCartney'nin "Mezbahalar camdan olsaydı, herkes vejetaryen olurdu" sözüne gönderme yaptım, mezbahalarda ne olup bittiğini herkes görebilir, eğer açıp bakarsa. Duvarlar cam oldu, insanlar kör. 

 Fotoğrafları Accra'da Afrikan Market'te çektim.

Monday, March 20, 2017

Neden vegan oldum?

Bu yazıda sayısal değerlerden bahsetmeyeceğim,  konu hayvan olunca kendinizi bir Hitler gibi, bir Nazi subayı gibi düşünmeniz daha doğru. Mezbahalardan ve içlerinde neler döndüğünden de bahsetmeyeceğim, zira youtube bir link uzağınızda, Paul McCartney'nin lafının aksine, mezbahalar belki camdan değil ama içleri görünüyor ve fakat bu kez insanlar başlarını o yöne çevirmiyor. "Kaz tüyü videosunu izledin mi?" "Ayy hayıır izleyemem ben o videoları!" İzlemezsen bilemezsin, işkencenin boyutlarını görmezsen sinirlenemezsin, hayvan çığlık çığlığa karşında bağırırken hüngür hüngür ağlamazsan benim yaptığım gibi -kendi hayatına dair hayvanlar için - büyük bir adım atamazsın, değişiklik yapamazsın, insan soykırımına söverken, hayvan soykırımına ortak olursun.

Önce doluyorsun, gördüklerinle, okuduklarınla, düşündüklerinle, anlam veremediklerinle.. Sonra bir kitap, bir arkadaş bitiriyor işini. Anlık bir aydınlanma, ve karar veriyorsun "et yemiyorum bundan sonra" .. İşte benim sürecim böyle başladı. Zülal Kalkandelen'in tepkileri beni de sinirlendirdi, biyoloji okuyan biri olarak 'insanın etçil olmadığına ben de inanmadım'. Etkiye tepkiler oldu, ailem, eşim, arkadaşlarım, tanımadığım insanlar, iş arkadaşlarım.. Mantıklı sorular sordular, mantıksız sorular sordular, dalga geçtiler, direndiler, takdir ettiler..

Okudum, kitaplar okudum. İngilizce, Türkçe. Araştırmalar, röportajlar, makaleler, denemeler, deneyimler.. İnsanların konuşmalarını izledim..

Sonuç mu?
Geç bile kalmışım! Ama bir yerden başlamak lazım.
Yediğimiz et değil, hayvan..
Ve biz etçil değiliz.

Bunlar yargı değil, kanıtlar, veriler.. ve analizler..
Bu nedenle hiç ısrar etme niyetinde değilim 'sen neden vegan olmuyorsun diye?' Kızmıyorum da. Ben 30 yaşımda anladım, aydınlandım, yoluma daha güzel bir yerden devam ettim. İçinde zulüm olmayan, işkence olmayan, ölüm olmayan..

Hayvanların gözlerinin içine daha güzel bakabiliyorum, Kafka'nın dediği gibi..

Sadece şu soruyu sorun kendinize;
Madem hayvan yemeden sağlıklı yaşayabiliyoruz? Neden yemeye devam ediyoruz? 

Bana cevap vermeyin, vicdanınıza verin.


Dipnot: Meraklısı için, güzel besleniyorum, sağlığım çok iyi.


Wednesday, July 6, 2016

Manço kafası


Yaşım küçük, arabanın arkasında çocuksu hayallere dalarken ben, demek yeni alınmış bir albümse, tekrar tekrar aynı kaseti dinliyoruz arabada. Diğerleri değil belki ama, bir tanesinin nakaratı iyice yer ediyor aklıma, bilinçaltıma..
Bugün yaşımız büyümüş, olmuş 32, bilincimin sularından çıkıp geliyor aynı şarkının nakaratı..bir gün aniden, Suriyeli mültecilere dair izlediğim bir haberin ardından, açılmayan Avrupa sınırları ve beynimde yankılanan Barış Manço  şarkısı..

"Hemşerim memleket nire?
 bu dünya benim memleket!
 hayır anlamadın hemşerim esas memleket nire?
 bu dünya benim memleket!"

Şimdi o dünya, o yüzölçümüne baksan belki zor okuyacağın büyüklükte bir sayı, gökyüzüne baksan ucunu göremezsin, ağaçları, ormanları sayamazsın .. Bunca geniş yere mi sığdıramadık insanlığımızı?

İnsanların savaştan kaçtığı gerçeğini hangi bahanelerle örtsek telaşındayız. "Tamam ama bu suriyeliler de çok oldu!" "o bölgede heryerde savaş yokki""daha kaç kişi gelecek"  ... Onların insan olduğunu, savaşın insanlık dışı olduğunu unutmuş gözlerle, burun kıvırıyoruz kaldırımda gördüğümüz insanlara, Suriye'den gelen..

Bana sorarsanız Suriye diye bir yer yok.. Türkiye diye bir yer yok.. Amerika diye bir yer yok.. Sınırlar yok yani. O dünya haritasını sınırlarıyla ezberletmeye çalıştılar bize, şunun komşusu kim, bunun başkenti hangi şehir derken.. Derken derken beynimiz 'hayalsi' çizgilerle dolup taştı, aslında orada olmayan ve hiç bir zaman olmayacak olan. Orada sadece insanlar, hayvanlar, nehirler, ormanlar vb. var.. İşte yaşaması gereken bunlar. Yaşaması gereken TC değil, yaşaması gereken Yahudilik dini değil, dolar-euro değil. Yaşaması gerekenler nefes alanlardır.

Taktığınız etiketler, daha doğrusu yüzyıllardır takılı olan ve bizim neredeyse genlerimize aktarılmış gibi benimsediğimiz etiketleri bir kez sorgulamayı denemeli. Yanındakine sormaya çekiniyor olabilirsin, kendine sor, yap bunu! Sorgulamadan bir gün geçirme! Ütopik birşeyden bahsetmiyorum. Aslında PARA ütopikti, SINIRLAR ütopikti.. Şimdi para ne diye sor kendine mesela, o kağıdın üstüne kaç sıfır atarsan değerinin nasıl arttığını, ama aynı kağıt parçası olmaya nasıl devam ettiğini. İnsanların neden vatan için, din için, sınırlar için, para için devamlı birbirlerini öldürdüklerini? Ve bunların ortak paydasının ne olduğunu? Kendinden başla bi kez de! Kendi dininden başla, kendi vicdanından. Kendi bayramından başla, #stopyulin yazmadan önce köpekle koyun arasında ne fark var diye bir sor kendine. İki bomba patladı, kaçarak uzaklaştın İstanbul'dan, şimdi Suriye'yi düşün, o bombaların her gün düştüğünü tepene tepene, hangi ülkeye kaçardın? Hangi denize atlardın? Yoksa tüm aileni silahlandırıp evini mi savunurdun? Taş taş üstünde kalmayan bir doğu bölgesine sahip 'ülkenin' insanları barışa nasıl inanacak bir daha ? Barışmaya? Birlikte yaşamaya? Asker dediğin legal öldürme biçimi, emin ol bunu bir asker kızı olarak yazıyorum, tekrar da yazarım, militarizm varsa şehit zaten vardır değil mi? ve biber gazları vardır? ve ayaklanan halkı coplamak vardır? Başkasının askeri polisi değil, kendi askerimiz polisimiz öldürmedi mi bizi?

Demem o ki, savaşmaktan yana gönlüm yok, barıştan yanayım ben. Ve inanmayacaksın ama barış bu sorulardan geçiyor, tabularını yıkmaktan geçiyor, zor soruları sormaktan, etiketleri sorgulamaktan, belki 40 yıldır konuştuğun argümanı değiştirmekten geçiyor.

Şarkının girişi şöyle;

"Kendimi bildim bileli yollarda tükettim koskoca bir ömrü
Bir uçtan bir uca gezdim şu fani dünyayı
Okumuşu, cahili, yoksulu, zengini hiç farkı yok hepsi aynı."

Hostes olup dünyayı gezmenin bana kazandırdığı en büyük değer 'Barış Manço kafası'na gelmek oldu. 5 seneyi geride bıraktığım bu meslekte, etiketlerimi, önyargılarımı da geride bırakıyorum. Manço'nun ne demek istediğini daha iyi anlıyorum.

Şimdi beynimin içinden kaldırdım sınırları, sadece insanlar ve farklı kültürler var. Genelde soğukkanlı davranan Avrupalı insanı, mistik Kathmandu, trafikte aşırı saygılı Amerikalı, fotoğraf çekmene kızan Nijeryalı, verdiğimiz göz bandını ağzına takan Bangladeşli, çayını sütlü içen Hindistanlı, Pakistanlı, Lagoslu, kısık ses konuşan Japon, bağıra bağıra konuşan Çinli, yüzde doksan dokuzu sade  kahve içen Koreli.. dahası var, dahası çok, ne kadar öğrenmek istiyorsan o kadar çok, ne kadar duvarın varsa o kadar az.

32 yaşında 30 u geçkin şehir/ülke görebilmiş bir insan olarak sana söyleyeceğim en önemli şey; duvarlarını yık, savaşlarını bırak, kendinden çık yola ve sorgula. 

Japonların deyimiyle 'sebzelerden şarkı yapan adama' da selam olsun.. Yazımın çıkış noktası oydu ne de olsa..


Thursday, June 2, 2016

Tapınaklar, camiler, katedraller..

Meslek gereği geziyorum, ucundan kıyısından tadıyorum ülkeleri, şehirleri.. Bilirkişi değilim elbet, fakat 30 ülke/şehri geçince gezdiklerim, vakit geçirdiklerim insan beyni artık karşılaştırma yapmaya, ortak noktaları bulup çıkarmaya, en iyileri, en kötüleri belirlemeye başlıyor.
O nedenledirki bugün bahis konumuz ortak ismi ile 'ibadet yerleri'. Camiler, budist tapınaklar, katedraller, kiliseler..
Farklı bir ülkeye gitmeden önce 'nereleri gezmeli' araştırması yaparız, ilk çıkan sonuçlar tapınak vb. dir. Veya kaldığınız otelde resepsiyona danıştığınızda, ilk duyduğunuz şey tapınaklar vb.dir. Turla gitmiş gezmiş olalım, zaten kaçınılmaz noktalar yine bu mekanlar olacaktır.
Ve nerdeyse hepsinde ibadet yerleri paralıdır.. Yukarda gördüğünüz fotoğraf Bangkok'ta çekildi, 'Sleeping Buddha, Wat Pho'. Kişi başı 200 Baht vererek girdik. Giriş ücreti yoksa bağış kutusu vardır.
Farklı kültürleri tanımak meseli önemli, zaten bu mekanları gezişimin en önemli sebebidir. Fakat ibadet yerlerinin 'para' ile bağlantılı yerler olması garip ve itici. Eğer bir sığınma ihtiyacından doğan hisse inanç ve dinler, o zaman kocasından korkan bir kadının, yolunu kaybeden bir çocuğun, aç kalan evsizin ilk çalması gereken kapı bu ibadethanelerin kapıları olmalıdır. Bu noktada diğer ülkelerden emin olamamakla birlikte ülkemizde camilerin bu şekilde insanlara yardımcı olmadığının farkındayım. O halde her cuma namazı ardından neden bağış istenir cemaatten? Caminin giderleri için mi? Diyanet bütçesi ne için harcanıyor? Soru soruyu doğurur, sen yeter ki sormaya başla.
İbadet evleri tanrının evleri değil midir? Peki şortumun derdine, saçımın derdine kim düşüyor da kurallar koyuyor tapınaklara/camilere girişlere? Tanrının evleri? İnsanların yaptığı yani. İster yıkıyorlar, ister yapıyorlar yani.
İçinizdeki maneviyatı, manevi gücü, böyle insan eli üretimlere, kalıplara, çıkmazlara, tabulara dönüştürmek istiyorsanız eğer o sizin bileceğiniz iş. Benim inancım sadece içimde, içime. Hem tüm kiliseler, tapınaklar, camilerde hem de hiç birinde..


Thursday, October 2, 2014

Gök kuşağı

Büyüyor insan.
Ama zamanla değil.
Yaşadıkça. Gördükçe. Hissettikçe.
En çok da çıkmazlara girdikçe, ve o çıkmazlardan çıkabilecek yolları zorladıkça.
Neyse sonuçta bir kez daha şu söze hak veriyorum ki 'zaman sadece armutları olgunlaştırır.'

Korku duvarını aşmak cümlesini ya da deyimini ilk kez Gezi ile ilgili yazılarda okumuştum. Çok anlamlı gelmişti. İnsan hayatının bi çok evresi veya korkusu için kullanılabilirdi. Aslında benim de çok fazla kullandığım bir betimlemedir 'duvarlar örmek' görünmeyen duvarlar.. Görünmemeleri, insanın kabul etmemesinden kaynaklı. Bir şeye tosluyorsun her daim ve fakat neye? Görmezlikten geldiğin bir şeye!

İşte onu görebildiğin an! O duvarla ve korkuyla yüzleştiğin an!

Bir kaç gün geçti.. ben korku duvarını aşalı.. ve aslında korkacak hiç bir şey yokmuş diyeli.. içime sular serpileli.. sadece bir kaç gün..
Şimdi bakıyorum da.. gitmiyorsun. Bırakıp da gitmiyorsun. Ben gidiyorum desem de gitmiyorsun. Belki benden daha sağlam duruyorsun. Bilmiyorum. Bildiğim bir şey var, o da gitmediğin.

30 yaşında bir kadın olduğunda, anlıyorsun, hayatındaki bir çok şeyi sevdiğin erkeğe rağmen ama yine sevdiğin erkek için yaptığını.. yerle bir olup bütün organların çalkalandığında bir tek kalbinin geri adım atmadığını, kendinden emin bir asker gibi kalan son kale olduğunu.. ve istediğin cevapların hiç bir kişi de değil, hiç bir kitap da değil, kalbinde olduğunu.. Yani, 30 yaşında bir kadın olduğunda anlıyorsun o kalbin değerini.. O kalbe, kalplere iyi bakman gerektiğini..

Öyle dalıp kalıyorsun sonra, bakıyorsun ellerine, sigarayı tutuşuna, içine çekişine.. Sonra kokluyorsun biraz, o da seni kokluyor.. sade koklamak, bazen dokunmaktan daha iyi hissettiriyor.. Dokunmaksa uçsuz bucaksız bir şey, sanki hiç altından tam olarak geçemediğin bir gök kuşağı..

Benim duvarımın ardında gök kuşağı vardı..




Saturday, July 26, 2014

Sevgili Tanrı(m),



Kafama çok ciddi anlamda takılan bir şey var. İnsanlar sana şükrediyor, ve hatta birbirlerine de devamlı 'şükretmeleri gerektiğini' hatırlatıyorlar. Mesela herhangi biri sofradan kalkarken sana şükrettiğinde, senin ona verdiklerin için mi yoksa dünyaya verdiklerin için mi şükretmiş oluyor? Eğer sadece kendine verdikleri için şükrediyorsa bu bencillik olmuyor mu? Eğer dünyaya verdiklerin için şükrediyorsa, bunun anlamı dünyaya verdiğin tüm bu savaşlar, bombalar, füzeler, düşen uçaklar, ölen çocuklar için şükretmek olmuyor mu? İşte bu konuyla ilgili gerçekten kafam çok karışık. Ve yarattığın şeylere neden zulüm ediyorsun? Neden bomba yağdırıyorsun Gazze'nin üstüne? İnsana 'akıl' verdim, kullansın yapmasın diyorsun o zaman neden 'sorgulamasın' lar diyorsun aynı zamanda. Yoksa bu 'Sorgulamasınlar!' repliği sana ait değil mi? O halde kime ait? Biz kimin emrine uyuyoruz? Kim bir yolcu uçağını füzeyle patlatıp, içindeki insanları öldürebilir? Ne için yapar bunu? Senin için mi? Çünkü 11 Eylül'de gökdelene giren uçakları kullananlar senin için yaptıklarını söylüyorlar. Peki sen neden engellemiyorsun? Bir bebek, daha doğalı 5 ay olmuş bir bebek nasıl bombayla ölebilir? Buna nasıl müsaade edebilirsin?  Madem öldürmeyi düşünüyorsun, neden doğuruyorsun? Neden insanlara acı çektirerek, kayıp üstüne kayıplar vererek hayatı öğretmeye çalışıyorsun? Güzelliklerle öğretmeyi tercih etmemen neden? İşte tüm bunlar yüzünden, senden nefret etmem gerekiyor, ve bunu yapmak istemiyorum, bu yüzden daha sakin bir yolu tercih ediyorum, ...
Ve, son bir şey, babamın kalbiyle uğraştığın için sana ayrıca çok kızgınım. Tüm bunları anlamam mümkün değil, ama anlatmak istersen her zaman buradayım. 

Deniz

Fotoğraf wissamgaza adlı kullanıcıya aittir.

Wednesday, July 16, 2014

Ahşap masa - III

III
Aslında hakkında yazmak istediğim konu çok derin ve çok gergin ve çok güçlü. Tüm bunlar iyi bir şey olabilirdi, ama aynı zamanda çok 'değişken’ de olmasaydı. Değişkenlik, insanın güvenliğini, güvenme hissini azaltan bir şey değil mi? Yani, sözüne güvendiğiniz biri yarın, söylediği sözlerin tam tersinin doğru olduklarını iddia ederse ona güvenebilir misiniz? Veya hayatınızda çok değer verdiğiniz iki insanın, tamamen farklı iki fikri savunduğunu görseniz, hangisine nasıl güvenebilirsiniz? Ya da tamamen farklı bir örnek verelim; 2+2 bulunduğunuz yerde 4 ederken, farklı bir kıtaya veya yarım küreye geçtiğinizde 5 etseydi, bu ‘matematiğe’ güvenip binalar dikebilir miydiniz? İşte tam da bu yüzden, çok net olunması gereken konular da bir değişkenlik mevcutsa orada güvensizlik de mevcuttur. Sadece bu ‘güvensizlik duygusu’ herkeste uyanmayabilir. Bu nedenle bahsetmek istediğim konu, hayatımın belli aşamasında benim güvenimi yitirmiştir. Bunun üzerine düşünmekten kaçınmak, kendimden kaçmak gibi bir şey olurdu. Bunun üzerine değerlendirmelerimi yazmak, en mantıklı davranış olurdu. Bu nedenle, dinler… hakkında yazmak istiyorum.  İşim gereği, çok fazla örneğini görebiliyorum: Hindular, cemaatten Müslümanlar, Yahudiler, Budistler, Hristiyanlar.. İşim uçmak, bu kadar sık uçtuğunuz zaman, coğrafyalar değiştiriyorsunuz. Ve sadece coğrafya değişirken, inançların da ne denli değiştiğine tanıklık ediyorum. Ve bu durum, üniversitede fark ettiğim ‘din ve tanrı inancını bir kenara bırakma’ davranışımı destekliyor. Bu değişkenlik, bana bir kez daha ortada güvenilecek bir şey olmadığını gösteriyor. Bu yüzden, hem derin, hem de yüzeysel bir konu bence. Hem gergin hem de bir o kadar basit. Meridyenlere göre değişken olan bir şey ne kadar güçlü olabilirse o kadar güçlü.
Soru sorulmaz, sorgulanmaz, sorsan da cevap yok öğretileriyle büyüdüğümüz için bu toplumda, -en azından biz de böyle, belki Budist lerde değildir- kaçıyordum yazmaktan. Dedim ki kendime, madem 30 oldun, madem ahşap masanı da aldın, yalnızlığın dayanılmaz hafifliği içindeyken yazmayacaksın da ne zaman yazacaksın acaba?
Uçaktan bir diyalog;
-Hindu yolcu: “Do you have vegetarian meal?
-Ben: No sir.
-H.Y: Ok, give me chicken.
İçimden “sen iki dakika önce vejeteryan değil miydin? Ne oldu şimdi, chicken istiyorsun?” diyerek verdim tavuğu yolcuya, yanına da soğuk bir bira. Ondan sonra düşünmeye başladım, vejeteryan olmak Hinduizmde farz mı, sünnet mi diye? Farzın, sünnetin İngilizcesini bilsem soracağım yolcuya ve fakat sorulmaz! İnsan kendi ailesi içinde bile konuşmuyorken, o güne kadar hayatında ilk kez gördüğü bir Hindu ya nasıl “sizin dinde vejetaryan olmak zorunlu mu?” diye sorsun ki? Ya da Hindu bu soruyu hoşgörüyle karşılar mıydı acaba? Mesela hoşgörü dini diye geçen İslam dininde, Nakşibendi cemaatine göre bir kadın eline dokunmak yasak olsa gerek. Aynı uçuşta uçak bu cemaatten kişilerle doluydu, biz de her zaman ki servis hazırlığımızdan önce, kulaklık, menü, ve lokum servisimizi yaptık. Fark ettim ki, cemaatten erkek yolcular elim ellerine değmesinler diye türlü cambazlıklar yapmaktalar. Hatta göz kontağı kurmakta günah olsa gerek ki, yüzüme de hiç bakmadılar. Ailemin mensup olduğu din olduğundan, İslam’daki hoşgörünün olması gerektiğinden ne kadar az olduğunu görebiliyorum. Aynı uçuşta, yolcular, alkollü içecekler ile meyve suları aynı dolapta durduğu için hiçbir şey içmediler ve bunu şikayet edeceklerini söylediler.   Yani vejeteryanlıktan vazgeçip tavuğun yanında bira içen Hindu yolcu ve sırf alkolle aynı dolapta olduğu için meyve suyu içmeyip, et yiyen Müslüman yolcu ve onlara bu servisleri yapan veya yapmaya çalışan ben gayet komik bir tablo oluşturuyorduk. O günden sonra dinin yeme- içme alışkanlıklarına neden bu kadar kafayı taktığını düşünmeye başladım. Hristiyanlıkta pek sorun yok gibiydi? Sahi, onların yasaklı içecek veya yiyecekleri yok mu? Et yemeyen alkol içen Hindu yolcuyla, et yiyen ama alkol içmeyen Müslüman yolcuyu yan yana oturtsak, Amerika’ya gidene kadar ne konuşurlar acaba? Konuşmazlar mı acaba? Hoşgörü? İki dinde yeme- içme kurallarına kafayı takmışken, iki sohbetin belini kıramayacak kadar küstahlık doldurmuş olabilir mi insanların içini?
Gelelim Tel Aviv uçuşuna. Bizim yemek servisimiz bellidir, Müslümanlar için, içerisinde domuz ürünü barındırmayan fakat GDO lu olması çok mümkün yiyeceklerden oluşur. Bu sebepten, Tel Aviv uçuşlarında en az 30- 40 tane kosher siparişi olur. Kosher yemeğin içeriğini tam olarak araştırmadım, fakat kendisi bir kutu içinde sunuluyor. Başkasının elinin kesinlikle değmemesi gerekiyor, yoksa Yahudiler yemiyorlar. Yine bir uçuşta 52 tane kosheri elimizdeki listeye göre dağıttık ve fark ettim ki kimse ekmek istemiyor – açıkta olduğu için- ve kimse içecek de istemiyor. İstememelerini anlıyorum, fakat ‘ne içersiniz?’ sorusuna karşılık kızgın bakışlar atmalarını anlamıyorum. Sanırım sorulmaması gereken bir soru soruyorum. “sen nasıl olur da o ellerinle ellediğin ekmeği bize uzatırsın?” mı diyorlar acaba içlerinden. Çünkü ben “ amaan yemezseniz yemeyin!” diyorum içimden. Fakat o sırada,  kosher siparişi olan bir yolcu, şaşırtıcı bir şekilde bir bardak kola istedi benden. Resmen sevindim. Ama hevesim kursağımda kaldı, yolcu kola şişesini uzatmamı istedi, uzattım, içindekilere baktı. Ve onaylamayan bir baş hareketiyle, bardağı ve şişeyi bana geri uzattı. İçindekiler bölümünde, hangi maddenin onun için sorun olduğunu delicesine merak ettiğimden dayanamadım ve sordum. Hayır! Sormak yok! Yasak! Dedim ya, dayanamadım sordum. O da “içeriğinin eksik olduğunu” söyledi. Elimdeki kola dolu bardak ve şişeyle bakakaldım, yine ve yine hayal kırıklığına uğradım.

Bir Amerika uçuşunda, yine bir Yahudi çift vardı ve 3 tane çocukları. Kadın çok gençti. Hatta o da çocuk gibiydi. İngilizce bilmiyordu, bu nedenle yanında oturan Arjantin li yolcunun onun hakkında söylediklerini anlamadı “çocuk doğurma makinesi gibi, sanırım bütün hayatı çocuk bakmakla geçecek”. Onlarda da herhalde “5 çocuk yapın, 15 çocuk yapın” baskısı yapan bir başkan vardır diye düşündüm ve annelerin rahimleri olmuştur ülke için bir strateji. İlgimi çeken koltuğundaki peruktu, o kadar çok gittiğim Tel Aviv uçuşlarında hiç dikkatimi çekmemişti, belki de kısa yol olduğu için peruklarını çıkarmıyordu kadınlar. Meğerse Yahudi inanışına göre, kadınlar düğünden bir gece önce saçlarını kazıtırlar ve hayatları boyunca peruk takarlarmış. Kocaları böyle istermiş. Kendi saçlarını kesip, başka kadının saçlarıyla hayatlarını sürdürmelerini isterlermiş inançları gereği… Bu duruma neresinden bakarsam bakayım, anlamam mümkün değilmiş gibi hissediyorum. Kabindeydi koltuğum, inişe geçmişti uçak. Sabahın 5’nde aydınlığın yavaşça karanlığın içine sızdığı bir zaman diliminde İstanbul’a iniyorduk. Yahudi baba uyuyordu, annenin gözleri çocuklara bakmaktan kan çanağı olmuş, bebek ağlıyor kucağında, kız çocuğuysa annenin işini biraz kolaylaştırmış ve uyuyakalmış koltukta fakat uçak inişte olduğundan giderek aşağı doğru kaymakta. Yanında oturan Amerikan tipli bir beyefendi kolunu siper ediyor çocuk düşmesin diye. İşte görmek istediğim kare, dudağımın ucunda bir gülümsemeyle iniyorum İstanbul’a, 14 saatlik yolculuğun sonunda..

Ahşap masa - II

II

Taşındığım sokağın adı Yasemin. Sanma ki güzel kokular yükseliyor sokağımızdan. Mahallede insan nüfusundan çok, büyük karasinek var. Onlar verse kirayı, vergiyi falan yeridir. Bizden çok oldukları kesin. Evime dönen kaldırımda yürümeye korkuyorum, zira yanından geçtiğim ağaçlardan bir sinek bulutu havalanıyor. Kara ve uğuldayan bir bulut. Bir şeyi görmemezlikten geldiğin zaman o şeyin giderek büyüdüğüne emin olduğumdan, elektriği ve suyu üzerime almadan daha, belediyeye gittim taşınmamın ertesinde. Veterinerden bir ilaçlama desteği istedim mahallemizin yeşillik bölgelerine ve bir de dilekçe yazdım çöp konteynırı rica eden. Ardından Katmandu’ya gittim. Katmandu’da ne işim var? Kısmını işimle ilgili bilahare yazacağım. Kısacası, ben evde yokken belediye çöp konteynırını getirmiş. Akepenin belediyesi ve fakat adamlar getirmiş koymuş çöp konteynırını bizim kapının önüne. Mahallenin kadınları inmişler aşağı, biz istemiyoruz bunu burada diyerek aşağı kadar itelemişler çöp kutusunu. Bunu anlatan, benim üst komşu. Müşerref teyze. Diyor ki “a kızım, senin çöp konteynırı oldu üvey evlat!” Apartman kapılarının önü çöp poşetleriyle dolup taşanlar, kapaklı bir konteynırı ‘koku yapacak, sinek yapacak’ bahanesiyle istememişler. Sinek basmış basacağı kadar, gören yok. Feminist damarım kabarıktır, hemcinslerimi desteklerim ve fakat gerizekalılığa gelemiyorum. Hala aynı sinirle dolaşırken çarşıdaki işimi hallettim, eve geri döndüm. Anahtarla dış kapıyı açmaya çalışıyordum ki, karşı apartmanda bir kadının aşağı halı silkelediğini gördüm. Yıl kaç diye bir düşündüm. Ve hatta kaçıncı yüzyıldayız acaba? İlk halı da laf etmedim, ama ikincisini aşağı sarkıttığı an “mahalle pislik içinde bir de halı silkeliyorsunuz, kaçıncı yüzyılda yaşıyorsunuz? Süpürge yok mu evde süpürge? Süpürün bir zahmet halılarınızı evde!” diye bağırdım aşağıdan yukarı. Kadında yukarıdan aşağı bağırdı bana, daha doğrusu bir şeyler geveledi. Dinlemedim zaten. Ne demiş olabilir ki en fazla? Aynı Tarkan’ın şarkısındaki gibi huzur istiyor insan, bari mahallesinde. Bari İstanbul’da yaşadığımıza bin şahit isteyen, şehrin en sosyal kısmına hep uzaklarda kalan şu semtimizde verdiğimiz 1.000 lira kiranın bir anlamı olsun. Ya da gidelim Yasemin Sokak ismini değiştirelim, Kara Sinek sokak yapalım, gerçeği herkes bilsin. 

Ahşap masa - I

I
Bir kere de tarih atmayalım, ne var yani. Kim bilir ne zaman yazıldı, kim bilir nerede… Nerede olduğu belli, ahşap masada. Sonunda kavuşulan ahşap masada. Masanın üstünde bir iki kitap ve bir iki defter, evin anahtarı, bir iki kalem ve bir iki kumanda var. Bir de bilgisayar pek tabi. Arkamda kocaman iki kitaplık, sahip olduğum en değerli şey. Hem maddi hem manevi bir birikim. 2014 yılının nisan ayında, doğum günümü ailemden herkes unuttu ve hatta sevgilim de. Çok tepki verdim mi? Hayır. İçten içe bir üzülme hali vardı sadece, “yaşlanıyorsun işte Deniz” (30) dedim kendime, sen bile eskisi gibi önemsemiyorsun kendi doğum gününü diye de ekledim. Pek de kızmaya hakkım yok hani sevdiklerime. Her neyse. Kimsenin hatırlamadığını eve gelen bir arkadaşıma söyledim- Özlem- ‘ben olsam mahvederdim onu, sen ne yaptın kızım, hiçbir şey yapmadın mı yani?’ falan dedi. Ve kütüphanemi göstererek ekledi ‘işte seni bu kitaplar böyle yaptı, hayranım bu huyuna!’ Yani, illa ki arkadaş olmaya gerek yok onlardan bir şey öğrenmen için; John Fante, Dostoyevski, Paul Auster, Vedat Türkali… Aslında hepsiyle bir kahve içebiliyorsun, sorular sorsan cevapları var sana, ne olur sanki bedenleri yoksa karşında? Velhasıl, -uzun zamandır biriktirdiğim- kitaplarım ve -uzun zamandır sahip olamadığım- ahşap masam sonunda istemediğimiz kadar çok yalnızız. Önceden de yalnızdık zaten, sadece gereksiz bir gürültü vardı çevremde, eski ev arkadaşım ve sonradan gelip eve yerleşen nişanlısı. Zorla yapılan sohbetler, yapmacık gülümsemeler, devamlı bir çamaşır suyu kokusu, mutfaktan eksilmeyen bulaşık sesi… Kısacası, evde maksimum temizlik ve fakat minimum iletişim vardı. İşte tüm bunlar yalnızlığın düşmanıydı. Hepsi bitti. Şimdi kitaplık, ahşap masa ve unutuyordum, DVD player ımla bir hayat sürüyorum. Ulusal televizyon kanalları için bir çanak lazım ayrıca internet bağlatmak. Fakat ben ikisini de istemiyorum. Çünkü ne olacak biliyor musun, yani eğer ikisini de eve getirirsem ne olacak? Her yer Tayyip olacak. Benim zamanımda yaşayan biri bu yazıyı okuyorsa gülüp geçecektir, ileri ki zamanlarda okunuyorsa, siz hala Diktatör Tayyip’i derslerde işlemeye başlamadınız mı? Biz ne zor devirdik o vatan hainini devrimle! Her şey bir ağaçla başladı. Evet. Yabancı milletler, bilmem kaç yılda bir, büyük otellerde, küresel ısınmanın önüne geçilmesi için, doğanın korunmasını vurgulayan toplantılar düzenleyedursun, biz bir ağaç için 7 can verdik, ve bilmem acaba kaç tane de göz.. Keşke yaşasaydı da Gezi’yi görseydi diyeceğim bir kaybım yok iyi ki, ailem gördü Gezi’yi. Bu ülke ve hatta inanmazsın dünya gördü Gezi’yi. Turgut Özakman’ın ruhu şad oldu tekrar, Şu Türkler bir kez daha çıldırdı.
Peki, bu derin ama anlamlı, her yanında ve her anında ayrı güzelliği, detayı, bilgisi olan Gezi’yi bir anda anlatmak değil derdim. Aklıma geldikçe, yazıma serpiştirmek taraftarıyım. Çünkü içinde olduğumdan, ucundan kenarından yakaladığımdan, kendi ülkemde böyle şahane bir harekete şahit olduğumdan bile gurur duyuyorum ve o günlerde yaşanılanları kesinlikle unutmak istemiyorum…
Yaptıklarıyla ve ayrıca tipiyle de Hitler’e benzeyen Tayyip’i görmek istemediğimden (ki şu günlerde sokaklarda, bilboardlarda fotoğrafları var ve altında ‘sağlam irade’ yazıyor) DVD playerımla bir süre idare etme taraftarıyım. Bu sefer de evde haber alabileceğim pek bir şey kalmadı. Telefonda ancak pencere kenarında çekiyor, bu yüzden telefondaki internette çok kullanışsız. Geçen gece tam uyumak üzereyken, dışarıdan bir sürü korna sesi duydum, ne oluyor diye kalktım yataktan, ilk aklıma gelen şey Taksim oldu; Taksim’de bir olay mı var yoksa? Pavlov’un köpeği gibiydim yani, zil sesi yemekse, korna sesi devrim demek oldu benim için. İçimiz dışımız siyaset oldu. Neden dersen, diktatörlükle yönetiliyoruz da onun için. 31 Mayıs 2013 Türkiye’nin özellikle gençliğin uyanışı oldu.

Şimdi çiçekli perdemin yanında, ahşap masada, arkamda kitaplık.. düşünüyorum da anlatacak ne çok şey var. Anlatırız elbet, yavaş yavaş da olsa.. 

Thursday, February 20, 2014

Erkekler tanıdım

Erkekler tanıdım, ülkeleri yönetemeyen, tüm halkın ayaklanmasına sebep olacak kararlar veren, ülkesi için yaptıkları yerine, ülkeden çaldıklarıyla tanınan..
Erkekler tanıdım, sırf Yahudiler diye insanları gaz odalarında boğduran, onlardan düğme ve sabun yapan..
Erkekler tanıdım, dünyanın görüp görebileceği en kötü anı yaşatarak onlara barış getireceğini uman, bunun için atom bombası yaptıran ve yüz kırk bin kişiyi aynı anda öldüren!
Erkekler tanıdım, gökdelenlere uçakla giren...
Erkekler tanıdım, petrolü paylaşamadığı için savaşmaya karar veren, sırf bu yüzden ülkenin üzerine bombalar yağdıran..
Erkekler tanıdım, ülkeyi yasa girmiş gibi karaya boğan, tüm kadınların güzelliklerini çarşafla örtme kararı alan..

Evet, ilk etapta 5 tane bilim kadını ismi sayamam belki, fakat insanlık tarihinde 'kara leke' olarak anılan tüm olayların ve kararların altında erkeklerin imzaları vardır.
Bunun adı ataerkil toplum.


Thursday, January 23, 2014

Memnune Teyze'nin bildiği

Erzincan'dan dönüyoruz, uçak indi, ben arkada kabin memuru koltuğunda, daha uçak pistten çıkmamış, kabinden minyon, baş örtülü, yaşlı başlı bir teyze koptu geldi. 'Teyze' dedim, 'kalkma ayağa, otur yerine, düşersin, daha gelmedik park yerine' . Yok. Yanıma kadar geldi, 'ben fena oldum iyice' dedi, 'madem buraya kadar geldin, bizim koltuğa otur o zaman ' dedim, yanıma oturdu. Park yerine doğru gidiyoruz, teyze bana baktı ve 'sen evli misin?' kızım diye sordu. 'Değilim' dedim. 'Boşver, evlenme!' dedi birden. 'Adamı başka dert, çocuğu başka dert bunların!' Sanırım o teyzeden duymayı beklediğim en son cümleydi bunlar. Daha çok 'aa kızım senin evlilik yaşın gelmiş de geçmiş' diyecek türden bir teyzeden bu cümleleri duyunca ben şaşırdım tabi ki. Sonra teyze çantasından, bir siyah beyaz vesikalık çıkardı. Fotoğraftaki kendisi. O kadar güzel ki. Ömrünü nasıl ailesine harcadığını ondan sonra anladım. İsyanını da. 
56 yaşındaymış, Memnune teyze. Bir beyin ameliyatı geçirmiş, gözünü kaybetmiş, tek gözü görmüyor ve rahmiyle böbrek üstü bezleri alınmış. Diyor ki; "Nasıl alıştırırsan öyle gider!, Sev, say. O ayrı. Ama o da insan, eli ayağı tutuyor, senin yaptığın her şeyi o da yapabilir. İlk evlendiğimizde, çok özenirdim, iç çamaşırlarını bile ütüler, katlar öyle koyardım. Banyodan sonra da, yatağın üzerine çıkarırdım eşyalarını, hangi mintanın üzerine hangi kazak olursa hepsini ben hazırlar koyardım. Ama şimdi yapamıyorum artık. E 4 te çocuk büyüttük, az mı? Hala daha uğraşıyoruz. Artık istiyorum ki kendi çıkarsın eşyalarını, giysin. Ama yok, bir de bana yapmadığım için kızıyor, hiç iyi ev kadını değil mişim! Diyorum ya, nasıl alıştırırsan öyle gider. "

E vardır Memnune Teyze'nin de bir bildiği herhalde. 

Camdan mezbahalar *

Bu yazıda hayvanlara yapılan işkencelerin videosunu neden izlemediğinizi ve neden izlemeniz gerektiğini yazıcam. " Kaz tüyünün n...